Pazar

yarın çok çeç olabilir sevgilim

bugün uğur özakıncı'nın mezarına gittim.
elimde alış-veriş poşetleri,
kalbimde "neden buradayım?" sesleri,
aklımda bir dua seremonisi.

açtım bir şiir okudum.
"yarın çok geç olabilir sevgilim"
bu adamın kıymetini neden bilmediniz?  diye hayıflandım bir iki ama geçti.

ruhumdan ruhuna değsin.

link

şiir:Uğur Özakıncı
seslendirme:anonim

Salı

Ölüm orucunda olan iki insanı tutuklamak...
Modern çağın distopyası çok değişti. Belki de değişmedi, biz eskileri okumaktan yenileri göremez olduk. Kavramsallığı uygulamaya dökmek neden bu kadar zor sanki?
Üzerinde yürümek zorunda kalacağımız ya da ayaklarımıza dolanan bütün ipleri kesip,ucu ucuna ekleyip, kuyudan HERKES İÇİN su çıkarmak çok mu zordu?
Çok mu zor eşitliği sağlamak? Söz konusu cezalandırma olduğunda bile okların bir gün bizi bulabileceği ihtimalini de göz önünde bulundurmak?
Cezalandırma konusunda Viktor Hugo Bir İdam Mahkumunun Son Günü kitabında  karakterine şöyle dedirtiyor:
"Beni yargıladılar ve ölüme mahkum ettiler. Bu onlara sonsuz haz verdi çünkü onlara yanlış gelen bir suç işledim ama unuttukları bir şey var. Benim ölüm tarihim belli fakat ben giyotin altına girene kadar öldürülmemi bekleyen kim bilir kaç kişi ölecek."
Ceza keserken tanrısal bir güç vardır elinizde. Adil olmaz gerekir. Ve şunu unutmamak gerekir:
Ölümün "her adrese uğraması" gibi doğasal bir anarşizmi var. Ben bu adalet anlayışını kabul görüyorum.
Herkes için eşitlik sağlanmaya çalışılırken ölüm kadar katıksız bir gerçeklikle yaklaşılması gerekildiğini...




Perşembe

mevzu okyanus mevzusu

hangisinden başlayacağına karar vermek bile başlı başına bir ustalık gibi düşünülür öyle değil mi?

tecrübe mi diyorlardı buna; yoksa içinde yaşanılan dünyanın küçüklüğü mü?

"akvaryumdaki balık "fanusda yaşayana caka satabilir mi?

sorular denizini kulaçlamakla geçiyor yaşam. "farz-ı misal" denen örneklemeler insanın dış kontörüne atılan çerçeveler gibi. büyük balıkla küçük balığın hafızası aynı oysa ki.

mevzu akvaryum, fanus değil.






Salı

Hüseyin Kaplan'ın 08.05.2017 tarihli İletisi



"Bilimsel deneylerde, bir deney grubu ve bir kontrol grubu vardır bilirsiniz. Ayrıca bağımlı değişken ve bağımsız değişken. Laboratuvar ortamında her şey kontrolümüz altındayken yaptığımız deneylerden çıkarımlar yapmak ve "hakikat budur" diye yorumlamak ne keyifli bir meşguliyet.


Amma velâkin hayat hiç de böyle değil. Bu dünyada bağımlı ve bağımsız değişkenlerin dışında bir de "kontrol edilemeyen değişkenler" var ki bilim bundan bahsetmiyor. Cern Enstitüsü kontrol edemediği değişkenlerden dolayı 'Higs bozonu deneyi'ni tamamlayamıyor.

Sosyal bilimler de böylesi durumlarla karşılaşıyor halbuki. "Hayatta ve tarihte boşluk yoktur" deyip uydurduğun şeyleri mantığa bürüyüp onları bilim diye yutturmak zor değil. T. Khun'a göre "bilim" denilen iş, bilim adamlarının meşguliyetinden başka bir şey değildir.

İnsanlar arası ilişkilerde ve akademik dünyada kontrol edilebilir kimseler makbuldür. Kontrol edilemez aykırılar akademik dünyaya alınmazlar ya da tasfiye edilirler. İlk örnek Bilge Karasu, diğeri Ulus Baker ve Oruç Aruoba (ki hepsinin adlarını saymaya kalksam bir kitap yazarım).

Devletin akademiyi ele geçirmesi ve kadroları memur yapması düşünce dünyasına vurulmuş ağır bir darbedir. Bruno'yu yakanlar, Galile'yi yargılayanlar bugün akademiyi yöneten ve kontrol eden Ortaçağ kardinalleridir."

08.05.2017






Onur Akceylan
18 saat ·



Öküz ölünce ortaklık bozulur mu? Türkiye'de bozulur, öyledir çünkü. Beraber yürüdük biz bu yollarda naraları atanlar öküz ölünce ortaklığı bozarlar çünkü çıkarlar değişmiştir. Büyük kademelerde düşünmeye gerek yok, daha küçük düşünün. Arkadaşlar da böyledir, çevrenizdeki insanlar da. Benim hayatım da hep öyle oldu. Öküz ölünce ortaklığı bozup öküzün en büyük parçasını almaya çalıştılar. Hani alın, öküz de sizin olsun. Ben orada yine öküze üzülürüm, yoktan yere ölmesine.

Öküz de kendi kendine ölmez, öldürülür. Sürekli parçası çalınarak öldürülür. Hep öyledir ya zaten, parça parça alırlar öküzü. Bu ülkede siyaset de parça parça çalınan öküzler yüzünden böyledir, mutsuz olan insanlar da. Hep gizli oyunlar vardır. Kimsenin gücü yetmez oyunları durdurmaya. Tabii ya, gücü yetmemekten değil o, işine gelmemekten.


Ne idim ne oldum demek lazım bazen. Çünkü geçmişte ne olduğunu bilmezsen bugün ne olduğunu da bilemezsin, karşı tarafı küçümsersin. Karşı tarafı küçümsersen de hata yaparsın. Tanıdık geldi değil mi? Yıllardır siyaset de böyle. İşte insanlar da böyle, çevremizdeki insanlar da böyle.

Bir deli kuyuya taş atar, kırk akıllı çıkartamaz. Akıllılar da taşın büyüsüne kapılır, düşünürler nasıl yaparız, nasıl ederiz diye. Ne kadar akıllı oldukları da tartışılır. Çünkü akıl da doğru kullanılmadıktan sonra akciğerden, kalpten, böbrekten, dalaktan farksızdır.

Hayat bildiklerini teyit etmeye başladıkça bir taraftan gülünç, diğer taraftan sıkıcı oluyor. Yüz kere izlediğin bir filmi oyuncularla birlikte oynamak gibi. Oysa ki oynamak sadece oyuncuların işi olmalı. Arkadaşınız "N'aber dostum" dememeli, "Geldiğinde haber vermezsen sıçarım ağzına" demeli. %0,1'dir işte bu ağzınıza sıçan arkadaş.

Akıllıları da tanıdım, delileri de. Belki de en delileri bendim, attığım taş için düşünen de. Belki o kırk akıllıyı da ben delirttim. Ama ben öküzleri öldürmedim. Ne olur öküzleri öldürmeyin. Öldürecek öküz kalmadığında dımdızlak ortada kalacaksınız. Benim bi' öküzüm daha var. Onu otlatıyorum. Yeri geldiğinde seviyorum. Karşılıklı kavga ediyoruz, oturup tavla atıyoruz. Ama anlaşıyoruz keratayla.

Son olarak; Sevim koş, öküzleri öldürüyorlar.

Dipnot: Siyasi bir yazı değildir. Belki de olabilir. Kim bilir?




Sevim Demiröz Satır satır okudum. "Sevim koş" dizesini okuyunca zaten kayıtsız kalmadığım bu durumlara fazladan bir kaç kelam edeyim dedim. "Öküz" dediğimiz şey çok fonksiyonel bir olgu. Biyolojik açılımı da var, sosyolojik açılımı da. Nereden baktığımıza bağlı. Fakat hakkaniyetli yazılan bu yazıda satır aralarını çok iyi okumak lazım. Senin yazın "satır arası tokatı" olmuş. Takdir ettim. Yol ayrımlarında azığını fazla doldurmak isteyen taraf daha uzun yol gideceğini düşünür fakat durum öyle değil. Fazlalık, ağırlık yapar ve ağırlık hızı azaltır. Ezcümle; tombul tavşan küçük kaplumbağaya yenilmeye mahkum. Ve çok ince bir detay: Kaplumbağa bir yere gitmek zorunda değil, o zaten evini sırtında taşıyor :)



hatırası var :)

Pazar

Avenged Sevenfold - So Far Away

Asla hiçbir şeyden korkmamış,
Asla utandırmamış,fakat özgür de olmamış,
Tüm gücüyle kırık kalbi iyileştirmiş bir hayat...
Öyle tükenmeyecekmişcesine yaşadım ki hayatı.
Diğerlerinin göremediklerini gördüm.
Tüm gücümle iyileştirmeye çalıştım kırık kalbini...
Kalabilecek misin,
Uzak kalabilecek misin daima?
Nasıl yaşarım ki sevdiklerim olmadan
Zaman hala çeviriyor,o yaktığı kitabın sayfalarını
Yeri de,zamanı da aklımda hep.
Çok şeyim var söyleyecek,ama sen çok,
Çok uzaktasın.
Geleceğimizin planları,
Büyüyüşümüzün o aptal yalanları...
Öyle yenilmez görünüyoruz,ama gerçek öyle soğuk ki.
Son bir şarkı,son bir istek
O yıllanmış,mükemmel parça
Bazen bir yer bulmaya çalışıyorum aklımda;
Kalabileceğin,
Sonsuza dek uyanık kalabileceğin bir yer.
Nasıl yaşarım ki sevdiklerim olmadan
Zaman hala çeviriyor,o yaktığı kitabın sayfalarını
Yeri de,zamanı da aklımda hep.
Çok şeyim var söyleyecek,ama sen çok,
Çok uzaktasın.
Uyu güzelce,korkmuyorum ben
Sevdiklerimiz burada,benimle birlikte
Bir köşe ayarla bana,
Çünkü işim biter bitmez koyulacağım yola;
Sonsuz yaşama.
Nasıl yaşarım ki sevdiklerim olmadan
Zaman hala çeviriyor,o yaktığı kitabın sayfalarını
Yeri de,zamanı da aklımda hep.
Ve bıraktığın ışık duruyor hala,ama kalmak zor
Çok şeyim var söyleyecek,ama sen çok uzaktasın.
Seviyorum seni,
Hazırdın işte
Bu acı hor görülemeyecek kadar büyük
Tanrı izin verdiğinde gelip göreceğim seni;
Acın gitmiş,ellerin bağlı...
Çok uzak...
Ve bilmeni istiyorum,
Çok uzak...
Ve bilmeni,
Bilmeni istiyorum.

Cuma


...

Zamanın eteklerinden çekiştirip kendi mahremini örtmeye çalışmaktan yorulmadın mı?

Kendine olan sadakatini başkasında sınarken, kayıtsız teslimiyetle aynaları kapatarak yok olmadın mı?

Acı' denilen şey beyninin içinde gezintiye çıkmışken ayıpmış gibi onu inkar etmekten utanmadın mı?

Sana ithaf edilmiş bir intikam gibi plastik bir saygınlıkla karşına dikilen yapay suretlerden, rengarenk boyaların ardına gizlenen mezarlık müzelerinden, kucaklamaya çalıştığında canını acıtan teneke gölgelerden, maskesini indirdiğinde yüzü olmayan etsiz silüetlerden, çok aydınlıkta ve çok karanlıkta saydamlaşan bünyelerden... sıkılmadın mı?


Bir adım atarsan diğer ayağın ona eşlik eder. Düşene kadar uçuruma yürüdüğünü bilmeyeceksin. Çarpana kadar düştüğünü, ölene kadar yaşadığını... Kendi kafatasında çiçekler yetiştiren iyi kalpli bir cellat gibi davranmaktan vazgeç ve hatalarını düzeltmeye başla. Yoksa çürümüşlüğünü bir ilah bilip topraklarını tavaf etmeye başlayacağım ve vakit gece yarısı.


Dün için artık çok geç, yarın içinse çok erken: Bağışla.






Baykuş Nöbeti / Sevim Demiröz

(Azra'nın Canan'a mektubu)

Cumartesi

Bunların Hepsine Fotoromanlarda Rastlanır



Dirayetimizin sınavında hep bütünlemelere kaldık kabul edelim. Önce parmaklarımız çürümeye başladı, sonra gözlerimiz, sonra biz… Tab edilmeden yandığı anlaşılan filmler gibiyiz. Bozuk, atılası ama hep "ne güzel şeyler vardı içinde" diye sohbetlere konu olası. Çocukluğumda tanıdığım güzel bir terzi vardı: "Hayata dikiş tutturacağız diye teyellerimizden olduk" demişti. Siyah önlüğümün beyaz düğmesini dikiyordu. Uzun uzun baktım yüzüne. O da bana bakınca gülümsedim, yanağımı okşadı nasırlı elleriyle. Canım acıdı ama üzülür diye belli etmedim. O terzi öldü bir sabah. Kadınlar kefenini hazırlarken gizlice girdim odaya. İğne iplik kullanmadılar. Dünya böyle bir yer işte. Sen hayatı nakışlarsın, ölürken kefenine düğüm bile atmazlar. O günden sonra siyah önlüğümü bir daha giymedim. O zamanlar benim yüzümden öldüğünü düşünmüştüm. Hâlâ aynıyım, kendimi değiştirmedim.

Düşündükçe kayıplara karışıyor insan. Yok olmak var olmaya gebe gibi. Eğer bu bir hastalıksa, sessizlik bu hastalığın ilk belirtisi. Yok oldukça öğrendim...

Sonra dağlar gördüm, nehirler… Güzel şarkılar dinledim. Güzel dostlarım oldu. Güzel insanlarla güzel hayaller kurdum. Hatalarım da oldu, okkalı kayıplarım da. Acılarımın hepsi resmi kayıtlara dökülecek cinstendi.

Büyümek böyle bir şey mi? Aynı hataları, aynı kayıpları zamana yayıp takvim yapraklarına el yordamıyla hayatı devirmek mi? Henüz anlamını yitirmemiş şeyler varken üstelik. Kendi kuyruğunu yakalamaya çalışan kedi gibi dönüp dururken ruhumuzun darp edilişine bilet kestiriyoruz. Seyretmeye doyamadığımız da kendi ömrümüz, şikayet ettiğimiz de. Konusunu beğenmediğimiz hikayelerin hepsi biz'li. Peki ne yapmalı şimdi, sayfayı mı çevirmeli?

...

Karanlıktan korkan birinin sonradan kör olması ne demektir? Ne demektir iğnenin güneşe saplanması, kaybolmak ne demektir? Adres bilmeden çarpa çarpa koşmaya çalışırken dönememek ne demektir? Kaldığın yere dahil olup ait olamamak, çölün ortasında kum fırtınasına yakalandıktan sonra oradan oraya savrulmak, kendini bir mahsene kapatmak, kocaman tatlı bir gezegene parmaklarının ucuyla tutunmaya çalışmak, demlenmeyen acı, ruhta meydana gelen yırtık, zarar-ziyan-zaiyat, tükenen parmak uçları ve bütün bitişlerden sonra üzerine gün ışığı düşmeyen bir sadakatin gölgesizliği ne demektir?

Beşe beş var. Ve sis. İkinci el bir mevsimin tam ortasında savrulan yapraklarımı seyrederken kederli bir sigara tutuşturup kesik kesik üflüyorum. Neyse ki bunların hepsine fotoromanlarda rastlanır. Sayfayı çeviriyorum.

ocak 2013-aralık 2016


Sevim Demiröz

Salı

Cuma

O Adam Babamdı


"daha önce hiç görmediğim babamla karşılaşınca, mecburen kendi hayatımla da yüzleşmek zorunda kaldım,"

Altay Öktem'in çizgi dışına taşan kitabını incelemek isterseniz basın bültenlerinde yer alan bu cümleyle sıkça karşılacaksınız demektir.

Kitap eleştirmenliği veya yorumlaması benim boyumu aşan mevzular.  Fakat söz konusu Altay Öktem'in kalemi olunca kayıtsız kalamadım.
Gerek konusuyla, gerekse hikayenin uslûbuyla kendini kitaplıktan aşağıya atıp, sürekli el altında bulunma isteği uyandıran literatür dışı psikoloji işleyişi, size kusursuz cinayetin nasıl işleneceği konusunda bilgi verirken aynı zamanda da psikolojinizle tabiri caizse stres topu gibi oynuyor.

Soğukkanlı bir katilin hikayesinin anlatıldığı kitapta; ana karakter Haydar Bey'in zarif kişiliğinin altında ki kan dondurucu ruh hali, sayfalar arasına ayraç koyma yerine düğüm atma isteği uyandırıyor. Giderek artan gerilim, Hatay Kasap Ayaklanması, Kızılcahamam Islah evi, Karaağaç Ormanları ve Bakırköy Ruh Ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde sizi ağına alıp kelimenin tam anlamıyla köşeye sıkışmanıza neden oluyor.
Kitabın ana hissiyatı "Yüzleşme".

'İlk okumamda aldığım kısa film tadını tekrardan alabilir miyim' düşüncesiyle "önsöz" yazısını iki defa okudum. Evet; hiç şüpheniz olmasın ki kitap sizi bazen kaçıp kurtulmak istediğiniz bir girdaba sokuyor.
Hem de ilk dönemeçte.
İlerleyen bölümlerde naif anlatımıyla kendinizi dişçi koltuğunda hissedebilirsiniz. Güvenli ellerdesiniz ama çok korkuyorsunuz. Bu diken üstünde'lik durum ilerleyen sayfalarda yerini başka psikolojilere bırakıyor.

Çok fazla detaya girip spoiler vermek istemiyorum.

Daha önce de belirttiğim gibi, bir kitap eleştirisi yazmak ne haddim ne de  uzmanlığım olan bir durum.
Ama bu kitabı kesinlikle okumanızı tavsiye ederim.

Bir diğer mevzu ise, Altay Öktem'in hikayelerindeki sinematofrafi cümlelerinin oldukça yüksekte olması. Bu da size muhteşem bir film izleme keyfi yaşatıyor.
Keşke birileri bunu beyaz perdeye taşısa...
"Umarım"diyerekten ortaya bir totem atıyor, müsadenizi istiyorum.

"O Adam Babamdı" kitabından tek shot-lık bir ikram:

...
"belki yaşım küçüktü ama bu saatte yatmam, diye itiraz etmeyecek kadar; birinin bana yeni yıkanmış, ütülenmiş, lavanta kokulu pazen pijama getirmesini ummayacak kadar; annemin eğilip üstümü örtemeyeceğinin idraki içinde olacak kadar tecrübe sahibi olmuştum hayatta. üzerimdeki kıyafetlerle girdim yatağa. kıvrıldım, battaniyeyi üstüme çektim. çekmemle birlikte, battaniyeden havalanan bir toz bulutu kapladı ortalığı. cadı arkasını döndü, gitti."
...


Sevim DEMİRÖZ







Fotograf'ı netin bilinmezliğinden edindim. "ben yazarsam olur nokta kom" sahiplendi. Logo olmadığı için ve fotoğraf caimasının uçsuz bucaksız girdabını bildiğim için emin olmayarak kaynak belirtiyorum.
Yanılıyorsam, yanıldığım yerden döndürün beni.





Salı

Altay Öktem'den

Adın eter kokulu idam gecesi
Gitarın kopan teli, ilk gecede birbirine doluşan
İlk gecede birbirini kusan iki sevgili

Adına cinayetler işledim, saklamıyorum
İtinayla dörde böldüm hayatı
Herkese kanlı bir parça düştü, herkese tufan
Sıyrılıp gittin çıkardığın yangından


Altay Öktem

Pazartesi

DUYURUMSU



YILIN SON YAZISINI NEFES BAR İÇİN YAZDIM. 
29. SAYISINDA "DELİ SAÇMASI" MONO-DURUM HİKAYELEMEMİ BULABİLİRSİNİZ.
ANKARA NEFES BAR'DAN TEMİN EDİN...
(0312 433 02 80)

SYG