Salı

BİR YUDUM KİTAP VE ANLATAN ELLER

BİR YUDUM KİTAP VE ANLATAN ELLER


Bir Yudum Kitap ve Anlatan Eller birleşimi HABERİN VAR MI? yazımı TİD anlatımı ile işitme engelli arkadaşlarımız için uyarlamışlar. Nasıl güzel insanlar. Emeklerini çok takdir ediyorum. Lütfen paylaşın ve hiç karşılık beklemeden  böyle sosyal projeler yapan arkadaşlarımıza destek olun.

Mutluluğumu anlatmaya gerek yok sanırım, onu zaten tahmin etmişsinizdir :)

Sevgiler, saygılar.

Pazartesi

Yerin Kulağı Var

Yazdıklarını değerli görüp daha fazla okunmalarını istediğim, dile getirdiğim bazı insanların girdikleri tüm ortamlarda beni al-aşağı etmelerine şaşırdım doğrusu. Neden? Bir insan, kendisine herhangi bir zararlı hamlede bulunmayan, bilakis tarafından yüceltildiği birini neden kötüler ki? Bir yazarın ortaya çıkardığı eseri beğenmiyorsanız okumazsınız olur biter. Bu neyin korkusu ya da nefreti?

Hakikaten çok garip. Ama insan su misali. Hangi duyguyu beslemek isterseniz o kanalın içinde seyre çıkıyorsunuz.
Yazdıklarımın küçümsenir seviyede olduğunu düşünmüyorum. Tam tersi, çoğu kişiye ilham olduğumu görüyor ve bundan büyük keyif alıyorum.

Derdim sadece anlatmak, dertleşmek. Buna müsaade eden insanlar olduğu sürece de bu böyle devam eder. Nefret kuyusunun içine düşmeyeceğim. Herhangi bir zararım olmadığı halde benim için o kuyuya düşenlere de elimden üzülmekten başka bir şey gelmiyor maalesef.
Hayatın bir kısmı yazı yazmaksa geri kalanı o hayatı yaşamak. Benim penceremin manzarası bu şekilde. "Ortada bir pasta var" düşüncesiyle beşeri ilişkilerini birilerinin üzerine basarak geliştirenlere kolaylıklar dilerim.

O masanın başında hiç olmayacağım.

Bu ve bunun gibi durumlardan yola çıkarak hikaye yazmak bana daha büyük bir keyif veriyor.
İlham olanlara şimdiden teşekkürler.

Ve üzgünüm, size artık "Saygılar" diyemeyeceğim.

Çarşamba

Kurtar Bizi Harry



Kurtar bizi Harry. Çünkü hâlâ kahramanlara inanan zavallı köleleriz. Kendi adaletini kendisi sağlayamayan, merhamet dilenen, güçlü görünmek adına kendinden daha zayıfı ezen, karnını doyurup hücrelerini aç bırakan, ruhunu tıka basa pisliklerle tatmin edebilmek adına vicdan masturbasyonunda sınır tanımayan, emekten dem vururken başkasının emeğinin üzerine yılan gibi çöreklenmekte bir an bile tereddüt etmeyen, menfaatlerimiz söz konusu olduğunda melek rolünü hakkıyla oynayan, olmadığında iğrenç bir ucubeye dönen, gizli bahçelerimize kimse girmesin diye kılıç kalkan kuşanan, köşe başlarını feth ettikten sonra istimlak sahamızın daralmaması için sokak köpekleri gibi çeteleşen, yetkilendirildiğimiz alanlarda krallık taslarken, yetkimizin olmadığı yerlerde el-etek öpen, hem kel hem de fodul zavallılarız biz. Ve her hikayede iyi karakterin karşısına kötü karakter koyan embesil bir matematiğe sahibiz. Başka türlüsüne kafamız basmıyor. Başka türlüsü işimize gelmiyor. Başka türlüsü olursa bi sikten anlamadığımız ortaya çıkacak. Kurtar bizi Harry; çünkü aramızda hâlâ uçan süpürgelere, pelerinlere, sihirli değneklere, sihirli fasülyelere, sihirli lambalara ve üç dilek hakkımız olduğuna inananlar var. Kurtar bizi Harry; en azından bizi, bu masal sevicilerden kurtar. 1000 sayfalık masallar yerine 3 sayfalık gerçeklerle buluştur bizi. İronimizin içindeki gerçeklerle buluştur. Lütfen Harry, önce bizi senden kurtar. İn o süpürgeden, at o pelerini. 


Sevim Demiröz






Cuma

Kirpi Edebiyat Haziran Bu Çok Uzun Bir Hikaye' yayında


Kirpi Edebiyat Haziran




taşlar fırlatılıyor. bir kayık nehrin üzerinden yürürken ağladığının farkında değil. sular dökülmüyor. kıyıdaki çiçeklerin hepsi solmuş ve tabutların kapağı açık unutulmuş.
bütün mezarlar neden boş?

bir ağaç kurumuş, dallarında kemikler asılı. pencerenin önünde savaş var. kemikleri kutulara dolduruyorlar. sular dökülmüyor. ağlayan hep asfalt üzerinde sürüklenen vücutlar. bir kitabın sayfasından sürünerek dışarı çıkıyorum. herkes kaçıyor. ezilmemek için tekrar kitaba sığınıyorum, beni tanımıyor. bütün sayfalar neden boş?

ruhumda siren sesleri. içi boşaltılmış tüm odaların duvarlarında kadınlar çığlık atıyor. çocuklar anneleriyle birlikte hapishane koridorlarında koşuyor. sular dökülmüyor. pilli radyoda kuş sesleri. bir adam kuşların yuvasını bozuyor. ağzımın içinde gölgeler. ölümün uykusu aynada yansıyan seslere karışıyor. kontrolsüz ve serseri bir karanlık var dışarıda. yıldızlar paslanıyor.

soluyacağım kaç nefesim kaldı kim bilir?
dünya neden dönüyor hiçbir fikrim yok
ama dökülmeyen  bütün sular müttefikimdir.

bir kadın perdeyi kapatıyor.


Sevim Demiröz

Pazar

Avenged Sevenfold - So Far Away

Asla hiçbir şeyden korkmamış,
Asla utandırmamış,fakat özgür de olmamış,
Tüm gücüyle kırık kalbi iyileştirmiş bir hayat...
Öyle tükenmeyecekmişcesine yaşadım ki hayatı.
Diğerlerinin göremediklerini gördüm.
Tüm gücümle iyileştirmeye çalıştım kırık kalbini...
Kalabilecek misin,
Uzak kalabilecek misin daima?
Nasıl yaşarım ki sevdiklerim olmadan
Zaman hala çeviriyor,o yaktığı kitabın sayfalarını
Yeri de,zamanı da aklımda hep.
Çok şeyim var söyleyecek,ama sen çok,
Çok uzaktasın.
Geleceğimizin planları,
Büyüyüşümüzün o aptal yalanları...
Öyle yenilmez görünüyoruz,ama gerçek öyle soğuk ki.
Son bir şarkı,son bir istek
O yıllanmış,mükemmel parça
Bazen bir yer bulmaya çalışıyorum aklımda;
Kalabileceğin,
Sonsuza dek uyanık kalabileceğin bir yer.
Nasıl yaşarım ki sevdiklerim olmadan
Zaman hala çeviriyor,o yaktığı kitabın sayfalarını
Yeri de,zamanı da aklımda hep.
Çok şeyim var söyleyecek,ama sen çok,
Çok uzaktasın.
Uyu güzelce,korkmuyorum ben
Sevdiklerimiz burada,benimle birlikte
Bir köşe ayarla bana,
Çünkü işim biter bitmez koyulacağım yola;
Sonsuz yaşama.
Nasıl yaşarım ki sevdiklerim olmadan
Zaman hala çeviriyor,o yaktığı kitabın sayfalarını
Yeri de,zamanı da aklımda hep.
Ve bıraktığın ışık duruyor hala,ama kalmak zor
Çok şeyim var söyleyecek,ama sen çok uzaktasın.
Seviyorum seni,
Hazırdın işte
Bu acı hor görülemeyecek kadar büyük
Tanrı izin verdiğinde gelip göreceğim seni;
Acın gitmiş,ellerin bağlı...
Çok uzak...
Ve bilmeni istiyorum,
Çok uzak...
Ve bilmeni,
Bilmeni istiyorum.

Perşembe

KİRPİ EDEBİYAT MAYIS YAZISI


KİRPİ EDEBİYAT MAYIS YAZISI

















Bir süre kapının önündeki rüzgâr çanlarını dinledim. Sistemsizliğin içindeki düzen, sanırım bunu seviyorum. Rüzgârın içine kendini hapseden soğuk; intikamını tahta verandadan almaya çalışırcasına testerenin tahtayla buluşması gibi öğütücü bir sesle varlığını hissettirirken, sis; pencerenin ardındaki göle çoktan inmişti. Oturduğum koltuk vücudumun sıcaklığıyla ısınmaya başlayınca yer değiştirdim. Akşam saatlerine kadar uyumak çok akıllıca değildi. Yine de gözüm saate ilişince bir nebze rahatlayarak yerimden kalktım. Hâlâ vaktim var. Sabahlığımı giydim. Yavaşça merdivenlerden inip salonun sıkı sıkıya kapanmış perdelerini araladım. Dışarıdan gelen ay ışığı, odayı görüş alanıma hakimiyet kuracak kadar aydınlattı. Kâfi. Kaynayan suyu kahve fincanına boşalttıktan sonra salondaki büyük avizenin altındaki ahşap oymalı yemek masasına geçtim. Masanın üzerindeki çakmakla şöminenin üzerindeki mumları tek tek yakarken şömineyi yakıp yakmamak konusunda kararsız kaldım. Kafamı karıştıran birkaç detay olsa da bütün hazırlıklarım tamam görünüyordu. Bugün büyük gün. Birazdan burada olacak ziyaretçilerime güzel bir sürprizim var.

Hafif çiseleyen yağmur hızlandı. Rüzgâr yüzünden çanların sesleri de. Kahve fincanımı alıp pencerenin önündeki koltuğa oturdum. Masanın üzerindeki yemek tabakları ve kadehler bu mesafeden daha şık görünüyor. Ağaçlar da. Karanlık yerini daha koyu bir karanlığa bıraktığında mum ışıklarının titreyen görüntüsü odaya iyice yayılmış oldu. Üşüdüğümü hissettim. Mumlardan birini alıp odaya çıktım. Bu gece için seçtiğim kıyafetlerimi giydikten sonra ayakkabılarımın bağcıklarını sıkıca bağlayıp tekrardan salona indiğimde hazır sayılırdım. Zaman daraldıkça heyecanım artıyor. Derin bir nefes alıp verdim. Kahve fincanımı mutfağa götürüp soğuyan kahvemi lavaboya döktüm. Yıkamaya ve kurulamaya gerek yok. Nasılsa burası birazdan yeteri kadar sıcak olacak. Araladığım perdeleri kapattım. Mutfak tezgahının üzerinde duran mum haricindeki bütün mumları söndürdükten sonra dışarıya açılan kapıyı araladım. Rüzgâr ve yağmur damlaları, kapının önüne yığılan kar birikintisi gibi hiç davet etmeden içeriye girdi. Soğuğun kendine has bir kokusu var. Her şeyi canlı tutmaya çalışırken istemsiz bir fazlalıkta ölümcüllüğe evrilen bir kokusu. Bu gece sanki daha güzel. Bu gece sanki daha ben. Kapıyı kapattıktan sonra misafirlerimi nerede bekleyeceğime karar vermeye çalıştım. Beni, kapıyı araladıklarında mı görmeliydiler, yoksa merdivenlerin altındaki küçük odadan mı çıkmalıydım? Belki de görünmemek en iyisi. İçeriye giren rüzgâr yüzünden sönen muma hiç aldırmadan odanın içinde dolaştım. Burayı avucumun içi gibi biliyorum. Buranın her zerresini ezberleyecek kadar çok zamanım oldu. Her tarafı, hatta eşyaları dahi ahşap olan ev, ilk etapta hiç hoşuma gitmemişti. Fakat daha sonra insan gibi nefes alıp veren, insan gibi çürüyerek yaşlanan bir evde vakit geçirmek vazgeçilmez bir tutku olmaya başladı. Hafta sonlarımı ve dinlenme zamanlarımı daha da sevmemi sağlayan bir tutku. Son zamanlarda bu tutkum başımı ağrıtmaya başlasa da benim için burada olmak her koşulda keyif verici. Yoğun kar nedeniyle devrilen elektrik direklerine ve hem kar hem de devrilen ağaçlar yüzünden iflah olmaz biçimde kapanan yollarına rağmen keyif verici. Bazen olanaksızlıklar insanın hayatını tahmininden daha fazla kolaylaştırıyor. Bu gece de onlardan bir tanesi.

Masanın üzerinde duran şarap kadehlerine ve servis peçetelerine tekrardan göz gezdirdiğimde en az benim kadar cüretkâr göründüklerini fark ettim. En az benim kadar sabırsız. Nerede kaldılar? Çoktan gelmiş olmaları gerekiyordu. Saate baktım. Onları karşılamak istiyorum. Bir yandan da yemek masasını gördüklerinde yüzlerindeki şaşkınlığı uzaktan seyretmek. Bunu düşününce istemsiz gülümsedim. Arka bahçeye açılan kapıya doğru yürürken kapının önündeki büyük vernik kutusuna ayağım takıldı. Kaç defa söyledim bunu buradan kaldırmasını ama beni dinlemedi. Ertelenen her şey bir gün er ya da geç insanın hayatına sızıyor. Bu da onlardan bir tanesi. Arka bahçeye açılan iki kapıyı da kilitledikten sonra anahtarları cebime koydum. Nerede bekleyeceğim konusunda hâlâ kararsızım. Kapının tam karşısı uygun görünüyor fakat salonun tam ortası ya da yukarıdaki odaların biri de hiç fena fikir değil. Çok kararsızım. Bir süre odanın içinde dolandım. Ben, kararsızlığın gel-gitlerinde dolaşırken çakıl taşlarıyla kaplı yolda arabanın ışıkları göründü. Derin bir nefes alıp verdim. Işıklar, odanın içini yalayarak evin yan tarafına geçtiğinde ben de merdivenlerin altındaki küçük odaya geçtim. Rüzgâr ve ona itaat eden çanlar birazdan olacaklar için telaş yaparcasına hızlandı. Yağmur da öyle.

Kapıyı büyük bir gürültüyle açtılar. Mantıklı. Çünkü burada yalnız olduklarını sanıyorlar. Onlara hazırladığım sürprizden haberleri yok. Nasıl olsun ki? Kocam, şu an beni okyanuslara doğru yola çıkan bir gemide zannediyor. Ben her mevsim bu zamanlarda okyanusların üzerine düşen yağmur damlalarını ve fırtınayı seyretmek için gemi yolculuğu yaparım. Ama bu sene bir değişiklik yaptım. İnsan kaçakçılığı yapan bir kaptanla konuşup, balık teknesiyle tersane kıyısından ayrıldıktan sonra mültecileri diğer ülkenin sınırına taşıyacak olan bota binmek için iyi bir anlaşma. Önce pasaportumla ülkeye giriş yaptılar. Bu gece yarısı da ben yola çıkacağım. Makul bir anlaşma. Aynı zamanda adrenalini yüksek bir macera. Herkes mutlu. Kocam da mutlu. Benim yokluğum onu hep mutlu eder. Küçük sevgilisiyle ilk fırsatta kendini buraya atacağını biliyordum. Ama o henüz burada olduğumu bilmiyor. İhtimaller ne kadar azsa sürprizin büyüsü o derece fazlalaşır. Bunu seviyorum. Hadi, yemek masasını fark edin de çıkayım bu mazot kokan ardiyeden, bunaldım. Ben, sıkılgan tavırlarla sağa sola hareket ederken genç kadın, elindeki bavulu bütün hıncıyla ahşap parkeye çarptı. Ne ayıp! O parkeleri yeni cilalatmıştım. Elektriklerin kesik olması hoşuna gitmemiş. Laf! Bunda kocamın suçu yok ki. Kışın, ağaçlar yüzünden elektrik direkleri hep hasar alır. Biraz anlayışlı olmalısın küçük hanım, her istediğimiz her zaman hayal ettiğimiz gibi olmaya biliyor. Bak kaç tane mum aldım sizin için. Onları fark et ve mutlu ol.

Kocam onu sakinleştirmeye çalışıyor ama nafile. Bavulunu tekmeliyor, tam bir kalitesizlik örneği. Hırçınlığını başka şekilde yansıtmalısın tatlım, bunlar çok ucuz davranışlar. Sıkıldım. Yüksek sesle birbirlerine bağırmalarından daha çok sıkıldım. Şimdi çıkıp “lütfen biraz sakin olur musunuz, bu sorunu kendi içimizde halledebiliriz” diyeceğim, az kaldı. Bunu düşününce gülmeye başladım. Ne yaparlardı acaba? Hızla merdivenlerden çıkmaya başladığında zavallı kocam onu sakinleştirmek için evde birkaç mum olduğunu, eğer biraz sabrederse şömineyi de yakacağını söyleyerek mutfağa doğru yürüyüp çekmeceleri karıştırmaya başladı. Hayır Kocacığım, bütün mumlar şöminenin ve yemek masasının üzerinde. Eğer dikkatli bakarsan bir tanesi de mutfak tezgahında senin kendisini fark etmeni bekliyor. Sürekli yanlış yerlerde yanlış şeylerle uğraşıyorsun ve ben bundan da çok sıkıldım. Yemek masasından önce kahve fincanımı fark etmesini beklediysem de çekmeceleri çarptıktan sonra küfrederek merdivenlerden çıktı. Yatak odamıza girdikten sonra kadının sesi daha da yükselince kendime kızmadım değil. Ben buna hiçbir zaman cesaret edemedim. Benim için, duvarları yüksek bir hapishane inşa edip; tüm otoritesi, tüm kuralları ve acımasızlığıyla kendini ulaşılmaz bir yere koyan zavallı kocam, ona karşı nasıl da mazlum. Esaret altına girdikten sonra cesareti kırılan köleler gibi kadına yalvarırken rüzgârın uğultusu beynimi ezmeye başlayınca derin bir nefes alıp verdim. Hazırladığım tüm sürpriz boşa gitmişti. Oysa ne güzel eğlenecektim. Bu gece, bu kadının ve kocamın yüzünü seyrederek içimdeki tüm pisliği ortaya döktükten sonra buradan ve onların hayatından def olup gidecektim. Genç kadın için elektriklerin olmaması nasıl bir hayal kırıklığıysa, varlığımdan haberdar olmamaları da benim için öyle. Derken sesler kesildi. Ne olduğunu anlamaya çalışarak sessizliği dinledim. Hiçbir şey duyamıyorum. Rüzgâr çanları gecenin üzerine çekilmiş perde gibi tüm sesleri kapatıyor. Kapıyı araladım. Sessizce merdivenlere doğru yürüdüm. Basamakları çıkarken onların sesini değil kalp atışlarımı duyuyordum. Nefesimi tutarak kapının önüne doğru yürüyüp kulağımı kapıya doğru yaklaştırdığımda fısıltıyla konuşuyorlardı. Sevişmeye başlamışlar. Bu ne hız? Bir an kapıyı açıp "sürpriz" diye bağırmayı düşündüysem de hemen kendimi frenledim. Ama bu fikir çok hoşuma gitmişti ve kısık sesle de olsa istemsiz gülümsememe neden olmuştu. Sesimi engellemek için aniden elimle ağzımı kapattım. Onları orada, bütün rezillikleriyle bırakarak merdivenlere doğru tekrar hareket ederken üzerimde, kendileri için hazırladığım masayı sabah fark ettiklerinde burada olduğumu anlayacaklarını bilmemin keyfi vardı. Kedi gibi sessiz adımlarla merdivenlerin ilk basamağına adım attığımda kadının; "hamile olduğumu karına ne zaman söyleyeceksin?" sorusunu duyunca olduğum yerde donup kaldım. Şaka mı bu? Güya gecenin sürprizcisi ben olacaktım. Yavaşça merdivenlerden inip şömineyi yaktım. Islak odunların arasına iliştirdiğim çam kütükleri hemen alev aldı. Genç anneyi üşütmemek lazım. Ne de olsa benim, kocamın eksiklik gözüyle baktığı bir boşluğumu kapatmış. Arka bahçeye açılan kapının önünde duran büyük vernik kutusunun kapağını açıp usulca döktükten sonra şömineye doğru akışını izledim. Ertelenen her şey bir gün er ya da geç insanın hayatına sızıyor. Ardiyede duran mazot bidonunu yarıya kadar boşalttıktan sonra tekrar yerine bıraktım. Mutfağa gidip doğal gaz borusunu gevşettiğimde işim neredeyse bitmişti. Burası birazdan gerçekten çok sıcak olacak. Hatıra olsun diye kahve fincanımı ve vernik kutusunu yanıma alıp evden çıktım. Kapıyı, kocamın anahtarlarıyla kilitledikten sonra evin arkasındaki ormana doğru koşmaya başladım. Yağmur tüm varlığımı silecek kadar hızlanmıştı. Ormanın derinliklerine mesken olan yüksek tepeye ulaştığımda nefesim kesildi. Bir ağacın kuytusuna oturup, az sonra duyacağım büyük gürültüden önce, bir süre kapının önündeki rüzgâr çanlarını dinledim.





Sevim Demiröz



Cuma

Kirpi Edebiyat Nisan Yazısı "Olsun" yayında

KİRPİ EDEBİYAT NİSAN





OLSUN










Bazen öyle olur. Söyleyecek bir düzine cümlen varken nereden başlayacağını bilmediğin için susarsın. Sıra sana geldiği halde susarsın. Daha önce işe yaramadığı için susarsın.

Çünkü bilirsin; her savaş kendini tekrar eder ve bir gün er ya da geç bütün aşklar biter. Çarpan bir kapının, kayıplara karışan bir adres olduğunu anlarsın.

Mutfak camından bakarsın o zaman hayata. Şarap kadehindeki ölü üzüm tanelerinden. Çöp kutularının kenarına tekmelenmiş kedi cesetlerinden. Su birikintisine bırakılan kağıt gemilerden...

Böyle durumlarda daha da eskitir seni zaman. Her geçen saniye biraz daha yaşlanırsın. İçinde gündüze sığmayan, geceye de tutunamayan yaşlı, aylak bir dilenci gezintiye çıkar. Avunacak bir şey ararsın.

Bazen öyle olur.

Bazen bir suçun, idam edilemeyecek kadar aciz olduğunu anlarsın.



Olsun.



En iyi ihtimalle, yaşlanmanın ödül olduğu yirmi birinci yüzyılda -tükenişin içindeki son kırıntıyı ufak bir manzara için heba edip- hayatı yap boz tahtasına çevirerek de olsa yaşıyoruz işte. Oysa yılların yeterliliği bazen bozuk para üstü gibi, biliyorsun. Cüzdanın astarını zedelemekten başka hiçbir işe yaramıyor. Gözden çıkarılan, olmasa da olur gözüyle bakılan bir avuç yük. Zirvede bıraka-bilenleri alkışlamak lâzım. Çünkü ömür uzadıkça sabır kısalıyor ve belki de kış, bu yüzden var. Uzuyor geceler. Karanlığı kendine pay edip daha iyi bakıyorsun sessizliğe, sonsuzluğa...

İnsan bu kıvama ne zaman geliyor? Yürünecek yollar mayın tarlaları gibi tehlikeli olsa da -gözünü karartıp- sağlam adımlarla kendisi için ne zaman yine kendinden vazgeçiyor?

Seyreltilmiş bir hayatı başkasının avuç içlerine bırakacak kadar savruk harcadıktan sonra, küçük bir tahtanın üzerine geri sarılmaya çalışılan ip gibi; biraz kirlenerek, biraz simetrisi bozulmuş ve bir hayli sunî, arta kalan zamanı kurtarmaya çalışıyoruz.

Pek dilim varmıyor ama: Değirmen taşlarının arasında ezile ezile parçadan bütüne giderken bu melodramda en çok biz suçluyuz.




Bazen öyle olur. Olsun. İp dediğin bir elde ediş yöntemi. Kimine dar ağacı, kimine kukla, kimine uçurtma.

Asıl mevzu nerede durduğumuz.










Sevim Demiröz

Cumartesi

Bunların Hepsine Fotoromanlarda Rastlanır



Dirayetimizin sınavında hep bütünlemelere kaldık kabul edelim. Önce parmaklarımız çürümeye başladı, sonra gözlerimiz, sonra biz… Tab edilmeden yandığı anlaşılan filmler gibiyiz. Bozuk, atılası ama hep "ne güzel şeyler vardı içinde" diye sohbetlere konu olası. Çocukluğumda tanıdığım güzel bir terzi vardı: "Hayata dikiş tutturacağız diye teyellerimizden olduk" demişti. Siyah önlüğümün beyaz düğmesini dikiyordu. Uzun uzun baktım yüzüne. O da bana bakınca gülümsedim, yanağımı okşadı nasırlı elleriyle. Canım acıdı ama üzülür diye belli etmedim. O terzi öldü bir sabah. Kadınlar kefenini hazırlarken gizlice girdim odaya. İğne iplik kullanmadılar. Dünya böyle bir yer işte. Sen hayatı nakışlarsın, ölürken kefenine düğüm bile atmazlar. O günden sonra siyah önlüğümü bir daha giymedim. O zamanlar benim yüzümden öldüğünü düşünmüştüm. Hâlâ aynıyım, kendimi değiştirmedim.

Düşündükçe kayıplara karışıyor insan. Yok olmak var olmaya gebe gibi. Eğer bu bir hastalıksa, sessizlik bu hastalığın ilk belirtisi. Yok oldukça öğrendim...

Sonra dağlar gördüm, nehirler… Güzel şarkılar dinledim. Güzel dostlarım oldu. Güzel insanlarla güzel hayaller kurdum. Hatalarım da oldu, okkalı kayıplarım da. Acılarımın hepsi resmi kayıtlara dökülecek cinstendi.

Büyümek böyle bir şey mi? Aynı hataları, aynı kayıpları zamana yayıp takvim yapraklarına el yordamıyla hayatı devirmek mi? Henüz anlamını yitirmemiş şeyler varken üstelik. Kendi kuyruğunu yakalamaya çalışan kedi gibi dönüp dururken ruhumuzun darp edilişine bilet kestiriyoruz. Seyretmeye doyamadığımız da kendi ömrümüz, şikayet ettiğimiz de. Konusunu beğenmediğimiz hikayelerin hepsi biz'li. Peki ne yapmalı şimdi, sayfayı mı çevirmeli?

...

Karanlıktan korkan birinin sonradan kör olması ne demektir? Ne demektir iğnenin güneşe saplanması, kaybolmak ne demektir? Adres bilmeden çarpa çarpa koşmaya çalışırken dönememek ne demektir? Kaldığın yere dahil olup ait olamamak, çölün ortasında kum fırtınasına yakalandıktan sonra oradan oraya savrulmak, kendini bir mahsene kapatmak, kocaman tatlı bir gezegene parmaklarının ucuyla tutunmaya çalışmak, demlenmeyen acı, ruhta meydana gelen yırtık, zarar-ziyan-zaiyat, tükenen parmak uçları ve bütün bitişlerden sonra üzerine gün ışığı düşmeyen bir sadakatin gölgesizliği ne demektir?

Beşe beş var. Ve sis. İkinci el bir mevsimin tam ortasında savrulan yapraklarımı seyrederken kederli bir sigara tutuşturup kesik kesik üflüyorum. Neyse ki bunların hepsine fotoromanlarda rastlanır. Sayfayı çeviriyorum.

ocak 2013-aralık 2016


Sevim Demiröz

Salı

Perşembe

Vec ile Gölge'de Yazmak




Yer çekici
Yanaklarım güney-kuzey
Her uyanışta farklı bir secde
Tanrı'nın dikim hatasında
Tangodan sonra güneşe incelmek
Böyle olmamalı diyorum
Demesem daha iyi, demiyorum.

Cehennem çürük
Her sabırda işgalin unuttuğu son lokma
Bir yerde uçurtmalar çarpışıyor
Rüyamdaki cümbüş havadaki taban gibi
Kalemimde harften başka her şey
Birkaç kereden sonra fazla olmak böyle olsa diyorum,
Demesem daha iyi, demi...

Keman düştüğünde akşam üstü sesi çıkarır
Ses dediğin bir elde ediş yöntemi
İsim önemli değil, renk biraz
Bıkkınlık ya da Sultan olmaktan vazgeçiş
Terazi kendini tartmayı deniyor.

Lüks bir vitrinin önünden geçer kostümünü içeride unutmuş dilenci.
Çıplaklık demek istemiyorum var oluşun bir şeyli sembolüne
Deride yangın çıkabilir, kuştur yolunur
Sel ürün verir derideki birsiz itfaiye defterine
Sel ürün verir, vermez, vermeli, vermiyor
Demesem daha iyi...

Şimdi toprağın sonrası bendeki bu çırpınış
Toprak deyince aklıma annem babam geliyor.
Soluklanmadan önce büyü diyorum kendime, büyüden sonra zapt var
Merdiven çiçek kokuyor.
Başkasıyla çarpıldığında fazla veya eksik
Sudan kuyu çıkabilir, eksik veya fazla eksik
Poz verdikten sonra tatlı bir gezegene, cebimdeki üç
Balıkla bir akvaryum almak
Ya da balıkla akvaryumda olmak
Böyle olmamalı diyorum
Desem daha iyi
Demiyorum.

Böyle susmak daha iyi, biliyorum...



Cuma

O Adam Babamdı


"daha önce hiç görmediğim babamla karşılaşınca, mecburen kendi hayatımla da yüzleşmek zorunda kaldım,"

Altay Öktem'in çizgi dışına taşan kitabını incelemek isterseniz basın bültenlerinde yer alan bu cümleyle sıkça karşılacaksınız demektir.

Kitap eleştirmenliği veya yorumlaması benim boyumu aşan mevzular.  Fakat söz konusu Altay Öktem'in kalemi olunca kayıtsız kalamadım.
Gerek konusuyla, gerekse hikayenin uslûbuyla kendini kitaplıktan aşağıya atıp, sürekli el altında bulunma isteği uyandıran literatür dışı psikoloji işleyişi, size kusursuz cinayetin nasıl işleneceği konusunda bilgi verirken aynı zamanda da psikolojinizle tabiri caizse stres topu gibi oynuyor.

Soğukkanlı bir katilin hikayesinin anlatıldığı kitapta; ana karakter Haydar Bey'in zarif kişiliğinin altında ki kan dondurucu ruh hali, sayfalar arasına ayraç koyma yerine düğüm atma isteği uyandırıyor. Giderek artan gerilim, Hatay Kasap Ayaklanması, Kızılcahamam Islah evi, Karaağaç Ormanları ve Bakırköy Ruh Ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde sizi ağına alıp kelimenin tam anlamıyla köşeye sıkışmanıza neden oluyor.
Kitabın ana hissiyatı "Yüzleşme".

'İlk okumamda aldığım kısa film tadını tekrardan alabilir miyim' düşüncesiyle "önsöz" yazısını iki defa okudum. Evet; hiç şüpheniz olmasın ki kitap sizi bazen kaçıp kurtulmak istediğiniz bir girdaba sokuyor.
Hem de ilk dönemeçte.
İlerleyen bölümlerde naif anlatımıyla kendinizi dişçi koltuğunda hissedebilirsiniz. Güvenli ellerdesiniz ama çok korkuyorsunuz. Bu diken üstünde'lik durum ilerleyen sayfalarda yerini başka psikolojilere bırakıyor.

Çok fazla detaya girip spoiler vermek istemiyorum.

Daha önce de belirttiğim gibi, bir kitap eleştirisi yazmak ne haddim ne de  uzmanlığım olan bir durum.
Ama bu kitabı kesinlikle okumanızı tavsiye ederim.

Bir diğer mevzu ise, Altay Öktem'in hikayelerindeki sinematofrafi cümlelerinin oldukça yüksekte olması. Bu da size muhteşem bir film izleme keyfi yaşatıyor.
Keşke birileri bunu beyaz perdeye taşısa...
"Umarım"diyerekten ortaya bir totem atıyor, müsadenizi istiyorum.

"O Adam Babamdı" kitabından tek shot-lık bir ikram:

...
"belki yaşım küçüktü ama bu saatte yatmam, diye itiraz etmeyecek kadar; birinin bana yeni yıkanmış, ütülenmiş, lavanta kokulu pazen pijama getirmesini ummayacak kadar; annemin eğilip üstümü örtemeyeceğinin idraki içinde olacak kadar tecrübe sahibi olmuştum hayatta. üzerimdeki kıyafetlerle girdim yatağa. kıvrıldım, battaniyeyi üstüme çektim. çekmemle birlikte, battaniyeden havalanan bir toz bulutu kapladı ortalığı. cadı arkasını döndü, gitti."
...


Sevim DEMİRÖZ







Fotograf'ı netin bilinmezliğinden edindim. "ben yazarsam olur nokta kom" sahiplendi. Logo olmadığı için ve fotoğraf caimasının uçsuz bucaksız girdabını bildiğim için emin olmayarak kaynak belirtiyorum.
Yanılıyorsam, yanıldığım yerden döndürün beni.





Salı

Altay Öktem'den

Adın eter kokulu idam gecesi
Gitarın kopan teli, ilk gecede birbirine doluşan
İlk gecede birbirini kusan iki sevgili

Adına cinayetler işledim, saklamıyorum
İtinayla dörde böldüm hayatı
Herkese kanlı bir parça düştü, herkese tufan
Sıyrılıp gittin çıkardığın yangından


Altay Öktem

Pazartesi

DUYURUMSU



YILIN SON YAZISINI NEFES BAR İÇİN YAZDIM. 
29. SAYISINDA "DELİ SAÇMASI" MONO-DURUM HİKAYELEMEMİ BULABİLİRSİNİZ.
ANKARA NEFES BAR'DAN TEMİN EDİN...
(0312 433 02 80)

SYG

Çarşamba

YAYIN / Sevim Demiröz


KASIM AYI SAYISINDA NEFES BAR'IN AYLIK DERGİSİNDE YER ALACAĞIM

NEFER BAR'DAN VE İMGE KİTAPEVİ'NDEN EDİNEBİLİRSİNİZ.

HÜRMETLER...



Haberin Var mı?



...
yağmur yağıyor. toprağın karnı tok, ağaçlar sudan tiksinmiş.
adam elindeki çuvalı çekiştirerek çöp kutusunun yanına yaklaşıyor.
yağmura inat, aldırmadan çöpü karıştırırken,
delik-deşik ayakkabısının içinden, altından, üstünden sular geçiyor. tanrı'ya darılıyorum.

gri asfaltta arabalar kırmızı ışığın gazabıyla sıralanmış beklerken kağıt mendil satan bir çocuk çıkıyor ortaya. elinde mendilden çok kesik izleri, çiçek gibi açmış nasır benekleri.
bilmem kaç yaşına gelmiş, aslında ölmüş ama öldüğünden haberi olmayan bir adam şemsiye satmaya çalışıyor yağmurun altında. üzerinde yeryüzünün en berbat icadı plastik bir yağmurluk, şemsiyeler plastik, şemsiyeleri koyduğu kova plastik. toprak ana suni döllenmeye başladı biliyorum. adam yağmur altında yüzüne çarpan su damlalarını silmeye çalışırken ben bildiklerim ve gördüklerimden utanmış yüzümü başka tarafa çeviriyorum.

arabaların sileceklerinden daha çok çalışan insanlar var bu dünyada. şemsiyeden aşağıya süzülen yağmur damlalarından daha çok ağlayan insanlar...bir ömrü pencerenin önündeki yatağa atfetmiş, ölümü beklemekten ölen insanlar...
hiçbirinden haberimiz yok. bozulan bilgisayara küfrederek geçiyor zamanımız. şarjı biten telefona, kilitlenen trafiğe...
maaşını alamadığı için eve eli boş dönen adam da umrumuzda değil, evde kocasından kuru ekmek bekleyen kadın da.
süt içmesi gereken çocuğun annesinin açlıktan sütü kesiliyor, biz; "kırem şanti'mizin" kıvamı tutmadı diye üzülüyoruz.
yetimhane duvarına yazılan "anne" kelimesinin ne anlama geldiğini bilmiyoruz ve soğuktan donarak ölen adamın son cümlesi canımızı yakmıyor.
"haberimiz yok gerçek acıdan kederden"
boktan hayatlarımıza kifayetsiz sorunlar ekleyip, kendimize önemli şahsiyetler süsü veren kurmalı bebekleriz. şartlandırmışız kendimizi ödüllü mutluluğa
Pavlov'un köpeklerinden halliceyiz.





Sevim Demiröz




*2014/Ağustos tarihli yazım daha sonra Kirpi Edebiyat Sayfalarında da yer almıştır.






Pazar

Kitapçı ocak-şubat 2014

KİTAPÇI DERGİSİNİN 9. SAYISINDA BEN DE VARIM


Atların Ölümüne En Çok Nal Sesleri Ağlar




Yazamıyorum


Kaç zamandır bilmiyorum sabah ezanlarına iliştiriyorum uykularımı. Sabahlayan rüyaların içinde akşamcı dertlerim. Bir şiirin piramidine saklanıyorum.

"fikrimde üç tamamlanmamış söz
üç gidilemeyen yer

biraz dilsiz
biraz sağır
biraz kör

hangi eksik yanım ürküttü seni?
yokluğun imkanızlığımdır sevgilim
önce öldür 
sonra terket beni"

diyemiyorum.



Hiç saate bakmıyorum. Hiç takvime bakmıyorum. Kim nerede ne yapıyor hiç umursamıyorum. Sarı bir yaprağın ağaçtan düşüşünü görüyorum, sonra o yaprağın cesedine basan çocuğun çıplak ayaklarını. Yağmur yağıyor. İçimde kusamadığım illet bir sıkıntı oluyor. Önce yaprağa üzülüyorum, sonra çocuğa...

Bugün ağzımı senin için bozdum dünya.


Odama serili kâğıt parçalarından taşıyor hayat. Parmaklarım kelimelere gebe. 
Ölü doğumlar biriktiriyorum mürekkebi ambülâns sesini andıran defterlere. 
Atların ölümüne en çok nal sesleri ağlarmış. 
Öğreniyorum; 
Bir kadının eteklerinden savrulup,
Düşerken denizin rahmine.



Sevim Demiröz












*Bu eser Kitapçı isimli derginin 9. sayısında yayımlanmıştır.