Çarşamba

Kurtar Bizi Harry



Kurtar bizi Harry. Çünkü hâlâ kahramanlara inanan zavallı köleleriz. Kendi adaletini kendisi sağlayamayan, merhamet dilenen, güçlü görünmek adına kendinden daha zayıfı ezen, karnını doyurup hücrelerini aç bırakan, ruhunu tıka basa pisliklerle tatmin edebilmek adına vicdan masturbasyonunda sınır tanımayan, emekten dem vururken başkasının emeğinin üzerine yılan gibi çöreklenmekte bir an bile tereddüt etmeyen, menfaatlerimiz söz konusu olduğunda melek rolünü hakkıyla oynayan, olmadığında iğrenç bir ucubeye dönen, gizli bahçelerimize kimse girmesin diye kılıç kalkan kuşanan, köşe başlarını feth ettikten sonra istimlak sahamızın daralmaması için sokak köpekleri gibi çeteleşen, yetkilendirildiğimiz alanlarda krallık taslarken, yetkimizin olmadığı yerlerde el-etek öpen, hem kel hem de hodul zavallılarız biz. Ve her hikayede iyi karakterin karşısına kötü karakter koyan embesil bir matematiğe sahibiz. Başka türlüsüne kafamız basmıyor. Başka türlüsü işimize gelmiyor. Başka türlüsü olursa bi sikten anlamadığımız ortaya çıkacak. Kurtar bizi Harry; çünkü aramızda hâlâ uçan süpürgelere, pelerinlere, sihirli değneklere, sihirli fasülyelere, sihirli lambalara ve üç dilek hakkımız olduğuna inananlar var. Kurtar bizi Harry; en azından bizi, bu masal sevicilerden kurtar. 1000 sayfalık masallar yerine 3 sayfalık gerçeklerle buluştur bizi. İronimizin içindeki gerçeklerle buluştur. Lütfen Harry, önce bizi senden kurtar. İn o süpürgeden, at o pelerini. 


Sevim Demiröz






Salı

08.05.2017






Onur Akceylan
18 saat ·



Öküz ölünce ortaklık bozulur mu? Türkiye'de bozulur, öyledir çünkü. Beraber yürüdük biz bu yollarda naraları atanlar öküz ölünce ortaklığı bozarlar çünkü çıkarlar değişmiştir. Büyük kademelerde düşünmeye gerek yok, daha küçük düşünün. Arkadaşlar da böyledir, çevrenizdeki insanlar da. Benim hayatım da hep öyle oldu. Öküz ölünce ortaklığı bozup öküzün en büyük parçasını almaya çalıştılar. Hani alın, öküz de sizin olsun. Ben orada yine öküze üzülürüm, yoktan yere ölmesine.

Öküz de kendi kendine ölmez, öldürülür. Sürekli parçası çalınarak öldürülür. Hep öyledir ya zaten, parça parça alırlar öküzü. Bu ülkede siyaset de parça parça çalınan öküzler yüzünden böyledir, mutsuz olan insanlar da. Hep gizli oyunlar vardır. Kimsenin gücü yetmez oyunları durdurmaya. Tabii ya, gücü yetmemekten değil o, işine gelmemekten.


Ne idim ne oldum demek lazım bazen. Çünkü geçmişte ne olduğunu bilmezsen bugün ne olduğunu da bilemezsin, karşı tarafı küçümsersin. Karşı tarafı küçümsersen de hata yaparsın. Tanıdık geldi değil mi? Yıllardır siyaset de böyle. İşte insanlar da böyle, çevremizdeki insanlar da böyle.

Bir deli kuyuya taş atar, kırk akıllı çıkartamaz. Akıllılar da taşın büyüsüne kapılır, düşünürler nasıl yaparız, nasıl ederiz diye. Ne kadar akıllı oldukları da tartışılır. Çünkü akıl da doğru kullanılmadıktan sonra akciğerden, kalpten, böbrekten, dalaktan farksızdır.

Hayat bildiklerini teyit etmeye başladıkça bir taraftan gülünç, diğer taraftan sıkıcı oluyor. Yüz kere izlediğin bir filmi oyuncularla birlikte oynamak gibi. Oysa ki oynamak sadece oyuncuların işi olmalı. Arkadaşınız "N'aber dostum" dememeli, "Geldiğinde haber vermezsen sıçarım ağzına" demeli. %0,1'dir işte bu ağzınıza sıçan arkadaş.

Akıllıları da tanıdım, delileri de. Belki de en delileri bendim, attığım taş için düşünen de. Belki o kırk akıllıyı da ben delirttim. Ama ben öküzleri öldürmedim. Ne olur öküzleri öldürmeyin. Öldürecek öküz kalmadığında dımdızlak ortada kalacaksınız. Benim bi' öküzüm daha var. Onu otlatıyorum. Yeri geldiğinde seviyorum. Karşılıklı kavga ediyoruz, oturup tavla atıyoruz. Ama anlaşıyoruz keratayla.

Son olarak; Sevim koş, öküzleri öldürüyorlar.

Dipnot: Siyasi bir yazı değildir. Belki de olabilir. Kim bilir?




Sevim Demiröz Satır satır okudum. "Sevim koş" dizesini okuyunca zaten kayıtsız kalmadığım bu durumlara fazladan bir kaç kelam edeyim dedim. "Öküz" dediğimiz şey çok fonksiyonel bir olgu. Biyolojik açılımı da var, sosyolojik açılımı da. Nereden baktığımıza bağlı. Fakat hakkaniyetli yazılan bu yazıda satır aralarını çok iyi okumak lazım. Senin yazın "satır arası tokatı" olmuş. Takdir ettim. Yol ayrımlarında azığını fazla doldurmak isteyen taraf daha uzun yol gideceğini düşünür fakat durum öyle değil. Fazlalık, ağırlık yapar ve ağırlık hızı azaltır. Ezcümle; tombul tavşan küçük kaplumbağaya yenilmeye mahkum. Ve çok ince bir detay: Kaplumbağa bir yere gitmek zorunda değil, o zaten evini sırtında taşıyor :)



hatırası var :)

Pazar

Avenged Sevenfold - So Far Away

Asla hiçbir şeyden korkmamış,
Asla utandırmamış,fakat özgür de olmamış,
Tüm gücüyle kırık kalbi iyileştirmiş bir hayat...
Öyle tükenmeyecekmişcesine yaşadım ki hayatı.
Diğerlerinin göremediklerini gördüm.
Tüm gücümle iyileştirmeye çalıştım kırık kalbini...
Kalabilecek misin,
Uzak kalabilecek misin daima?
Nasıl yaşarım ki sevdiklerim olmadan
Zaman hala çeviriyor,o yaktığı kitabın sayfalarını
Yeri de,zamanı da aklımda hep.
Çok şeyim var söyleyecek,ama sen çok,
Çok uzaktasın.
Geleceğimizin planları,
Büyüyüşümüzün o aptal yalanları...
Öyle yenilmez görünüyoruz,ama gerçek öyle soğuk ki.
Son bir şarkı,son bir istek
O yıllanmış,mükemmel parça
Bazen bir yer bulmaya çalışıyorum aklımda;
Kalabileceğin,
Sonsuza dek uyanık kalabileceğin bir yer.
Nasıl yaşarım ki sevdiklerim olmadan
Zaman hala çeviriyor,o yaktığı kitabın sayfalarını
Yeri de,zamanı da aklımda hep.
Çok şeyim var söyleyecek,ama sen çok,
Çok uzaktasın.
Uyu güzelce,korkmuyorum ben
Sevdiklerimiz burada,benimle birlikte
Bir köşe ayarla bana,
Çünkü işim biter bitmez koyulacağım yola;
Sonsuz yaşama.
Nasıl yaşarım ki sevdiklerim olmadan
Zaman hala çeviriyor,o yaktığı kitabın sayfalarını
Yeri de,zamanı da aklımda hep.
Ve bıraktığın ışık duruyor hala,ama kalmak zor
Çok şeyim var söyleyecek,ama sen çok uzaktasın.
Seviyorum seni,
Hazırdın işte
Bu acı hor görülemeyecek kadar büyük
Tanrı izin verdiğinde gelip göreceğim seni;
Acın gitmiş,ellerin bağlı...
Çok uzak...
Ve bilmeni istiyorum,
Çok uzak...
Ve bilmeni,
Bilmeni istiyorum.

Cumartesi

Bunların Hepsine Fotoromanlarda Rastlanır



Dirayetimizin sınavında hep bütünlemelere kaldık kabul edelim. Önce parmaklarımız çürümeye başladı, sonra gözlerimiz, sonra biz… Tab edilmeden yandığı anlaşılan filmler gibiyiz. Bozuk, atılası ama hep "ne güzel şeyler vardı içinde" diye sohbetlere konu olası. Çocukluğumda tanıdığım güzel bir terzi vardı: "Hayata dikiş tutturacağız diye teyellerimizden olduk" demişti. Siyah önlüğümün beyaz düğmesini dikiyordu. Uzun uzun baktım yüzüne. O da bana bakınca gülümsedim, yanağımı okşadı nasırlı elleriyle. Canım acıdı ama üzülür diye belli etmedim. O terzi öldü bir sabah. Kadınlar kefenini hazırlarken gizlice girdim odaya. İğne iplik kullanmadılar. Dünya böyle bir yer işte. Sen hayatı nakışlarsın, ölürken kefenine düğüm bile atmazlar. O günden sonra siyah önlüğümü bir daha giymedim. O zamanlar benim yüzümden öldüğünü düşünmüştüm. Hâlâ aynıyım, kendimi değiştirmedim.

Düşündükçe kayıplara karışıyor insan. Yok olmak var olmaya gebe gibi. Eğer bu bir hastalıksa, sessizlik bu hastalığın ilk belirtisi. Yok oldukça öğrendim...

Sonra dağlar gördüm, nehirler… Güzel şarkılar dinledim. Güzel dostlarım oldu. Güzel insanlarla güzel hayaller kurdum. Hatalarım da oldu, okkalı kayıplarım da. Acılarımın hepsi resmi kayıtlara dökülecek cinstendi.

Büyümek böyle bir şey mi? Aynı hataları, aynı kayıpları zamana yayıp takvim yapraklarına el yordamıyla hayatı devirmek mi? Henüz anlamını yitirmemiş şeyler varken üstelik. Kendi kuyruğunu yakalamaya çalışan kedi gibi dönüp dururken ruhumuzun darp edilişine bilet kestiriyoruz. Seyretmeye doyamadığımız da kendi ömrümüz, şikayet ettiğimiz de. Konusunu beğenmediğimiz hikayelerin hepsi biz'li. Peki ne yapmalı şimdi, sayfayı mı çevirmeli?

...

Karanlıktan korkan birinin sonradan kör olması ne demektir? Ne demektir iğnenin güneşe saplanması, kaybolmak ne demektir? Adres bilmeden çarpa çarpa koşmaya çalışırken dönememek ne demektir? Kaldığın yere dahil olup ait olamamak, çölün ortasında kum fırtınasına yakalandıktan sonra oradan oraya savrulmak, kendini bir mahsene kapatmak, kocaman tatlı bir gezegene parmaklarının ucuyla tutunmaya çalışmak, demlenmeyen acı, ruhta meydana gelen yırtık, zarar-ziyan-zaiyat, tükenen parmak uçları ve bütün bitişlerden sonra üzerine gün ışığı düşmeyen bir sadakatin gölgesizliği ne demektir?

Beşe beş var. Ve sis. İkinci el bir mevsimin tam ortasında savrulan yapraklarımı seyrederken kederli bir sigara tutuşturup kesik kesik üflüyorum. Neyse ki bunların hepsine fotoromanlarda rastlanır. Sayfayı çeviriyorum.

ocak 2013-aralık 2016


Sevim Demiröz

Salı

Perşembe

Vec ile Gölge'de Yazmak




Yer çekici
Yanaklarım güney-kuzey
Her uyanışta farklı bir secde
Tanrı'nın dikim hatasında
Tangodan sonra güneşe incelmek
Böyle olmamalı diyorum
Demesem daha iyi, demiyorum.

Cehennem çürük
Her sabırda işgalin unuttuğu son lokma
Bir yerde uçurtmalar çarpışıyor
Rüyamdaki cümbüş havadaki taban gibi
Kalemimde harften başka her şey
Birkaç kereden sonra fazla olmak böyle olsa diyorum,
Demesem daha iyi, demi...

Keman düştüğünde akşam üstü sesi çıkarır
Ses dediğin bir elde ediş yöntemi
İsim önemli değil, renk biraz
Bıkkınlık ya da Sultan olmaktan vazgeçiş
Terazi kendini tartmayı deniyor.

Lüks bir vitrinin önünden geçer kostümünü içeride unutmuş dilenci.
Çıplaklık demek istemiyorum var oluşun bir şeyli sembolüne
Deride yangın çıkabilir, kuştur yolunur
Sel ürün verir derideki birsiz itfaiye defterine
Sel ürün verir, vermez, vermeli, vermiyor
Demesem daha iyi...

Şimdi toprağın sonrası bendeki bu çırpınış
Toprak deyince aklıma annem babam geliyor.
Soluklanmadan önce büyü diyorum kendime, büyüden sonra zapt var
Merdiven çiçek kokuyor.
Başkasıyla çarpıldığında fazla veya eksik
Sudan kuyu çıkabilir, eksik veya fazla eksik
Poz verdikten sonra tatlı bir gezegene, cebimdeki üç
Balıkla bir akvaryum almak
Ya da balıkla akvaryumda olmak
Böyle olmamalı diyorum
Desem daha iyi
Demiyorum.

Böyle susmak daha iyi, biliyorum...



Cuma

O Adam Babamdı


"daha önce hiç görmediğim babamla karşılaşınca, mecburen kendi hayatımla da yüzleşmek zorunda kaldım,"

Altay Öktem'in çizgi dışına taşan kitabını incelemek isterseniz basın bültenlerinde yer alan bu cümleyle sıkça karşılacaksınız demektir.

Kitap eleştirmenliği veya yorumlaması benim boyumu aşan mevzular.  Fakat söz konusu Altay Öktem'in kalemi olunca kayıtsız kalamadım.
Gerek konusuyla, gerekse hikayenin uslûbuyla kendini kitaplıktan aşağıya atıp, sürekli el altında bulunma isteği uyandıran literatür dışı psikoloji işleyişi, size kusursuz cinayetin nasıl işleneceği konusunda bilgi verirken aynı zamanda da psikolojinizle tabiri caizse stres topu gibi oynuyor.

Soğukkanlı bir katilin hikayesinin anlatıldığı kitapta; ana karakter Haydar Bey'in zarif kişiliğinin altında ki kan dondurucu ruh hali, sayfalar arasına ayraç koyma yerine düğüm atma isteği uyandırıyor. Giderek artan gerilim, Hatay Kasap Ayaklanması, Kızılcahamam Islah evi, Karaağaç Ormanları ve Bakırköy Ruh Ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde sizi ağına alıp kelimenin tam anlamıyla köşeye sıkışmanıza neden oluyor.
Kitabın ana hissiyatı "Yüzleşme".

'İlk okumamda aldığım kısa film tadını tekrardan alabilir miyim' düşüncesiyle "önsöz" yazısını iki defa okudum. Evet; hiç şüpheniz olmasın ki kitap sizi bazen kaçıp kurtulmak istediğiniz bir girdaba sokuyor.
Hem de ilk dönemeçte.
İlerleyen bölümlerde naif anlatımıyla kendinizi dişçi koltuğunda hissedebilirsiniz. Güvenli ellerdesiniz ama çok korkuyorsunuz. Bu diken üstünde'lik durum ilerleyen sayfalarda yerini başka psikolojilere bırakıyor.

Çok fazla detaya girip spoiler vermek istemiyorum.

Daha önce de belirttiğim gibi, bir kitap eleştirisi yazmak ne haddim ne de  uzmanlığım olan bir durum.
Ama bu kitabı kesinlikle okumanızı tavsiye ederim.

Bir diğer mevzu ise, Altay Öktem'in hikayelerindeki sinematofrafi cümlelerinin oldukça yüksekte olması. Bu da size muhteşem bir film izleme keyfi yaşatıyor.
Keşke birileri bunu beyaz perdeye taşısa...
"Umarım"diyerekten ortaya bir totem atıyor, müsadenizi istiyorum.

"O Adam Babamdı" kitabından tek shot-lık bir ikram:

...
"belki yaşım küçüktü ama bu saatte yatmam, diye itiraz etmeyecek kadar; birinin bana yeni yıkanmış, ütülenmiş, lavanta kokulu pazen pijama getirmesini ummayacak kadar; annemin eğilip üstümü örtemeyeceğinin idraki içinde olacak kadar tecrübe sahibi olmuştum hayatta. üzerimdeki kıyafetlerle girdim yatağa. kıvrıldım, battaniyeyi üstüme çektim. çekmemle birlikte, battaniyeden havalanan bir toz bulutu kapladı ortalığı. cadı arkasını döndü, gitti."
...


Sevim DEMİRÖZ







Fotograf'ı netin bilinmezliğinden edindim. "ben yazarsam olur nokta kom" sahiplendi. Logo olmadığı için ve fotoğraf caimasının uçsuz bucaksız girdabını bildiğim için emin olmayarak kaynak belirtiyorum.
Yanılıyorsam, yanıldığım yerden döndürün beni.





Salı

Altay Öktem'den

Adın eter kokulu idam gecesi
Gitarın kopan teli, ilk gecede birbirine doluşan
İlk gecede birbirini kusan iki sevgili

Adına cinayetler işledim, saklamıyorum
İtinayla dörde böldüm hayatı
Herkese kanlı bir parça düştü, herkese tufan
Sıyrılıp gittin çıkardığın yangından


Altay Öktem

Pazartesi

DUYURUMSU



YILIN SON YAZISINI NEFES BAR İÇİN YAZDIM. 
29. SAYISINDA "DELİ SAÇMASI" MONO-DURUM HİKAYELEMEMİ BULABİLİRSİNİZ.
ANKARA NEFES BAR'DAN TEMİN EDİN...
(0312 433 02 80)

SYG

Pazar

Kitapçı ocak-şubat 2014

KİTAPÇI DERGİSİNİN 9. SAYISINDA BEN DE VARIM


Atların Ölümüne En Çok Nal Sesleri Ağlar




Yazamıyorum


Kaç zamandır bilmiyorum sabah ezanlarına iliştiriyorum uykularımı. Sabahlayan rüyaların içinde akşamcı dertlerim. Bir şiirin piramidine saklanıyorum.

"fikrimde üç tamamlanmamış söz
üç gidilemeyen yer

biraz dilsiz
biraz sağır
biraz kör

hangi eksik yanım ürküttü seni?
yokluğun imkanızlığımdır sevgilim
önce öldür 
sonra terket beni"

diyemiyorum.



Hiç saate bakmıyorum. Hiç takvime bakmıyorum. Kim nerede ne yapıyor hiç umursamıyorum. Sarı bir yaprağın ağaçtan düşüşünü görüyorum, sonra o yaprağın cesedine basan çocuğun çıplak ayaklarını. Yağmur yağıyor. İçimde kusamadığım illet bir sıkıntı oluyor. Önce yaprağa üzülüyorum, sonra çocuğa...

Bugün ağzımı senin için bozdum dünya.


Odama serili kâğıt parçalarından taşıyor hayat. Parmaklarım kelimelere gebe. 
Ölü doğumlar biriktiriyorum mürekkebi ambülâns sesini andıran defterlere. 
Atların ölümüne en çok nal sesleri ağlarmış. 
Öğreniyorum; 
Bir kadının eteklerinden savrulup,
Düşerken denizin rahmine.



Sevim Demiröz












*Bu eser Kitapçı isimli derginin 9. sayısında yayımlanmıştır.