Cuma

Piiz Ne Güzel(di)


Eskişehir'in kar kış zamanlarında....

Vazgeç Gönül



Çarşamba

Kirpi Edebiyat Haziran Bu Çok Uzun Bir Hikaye' yayında


Kirpi Edebiyat Haziran




taşlar fırlatılıyor. bir kayık nehrin üzerinden yürürken ağladığının farkında değil. sular dökülmüyor. kıyıdaki çiçeklerin hepsi solmuş ve tabutların kapağı açık unutulmuş.
bütün mezarlar neden boş?

bir ağaç kurumuş, dallarında kemikler asılı. pencerenin önünde savaş var. kemikleri kutulara dolduruyorlar. sular dökülmüyor. ağlayan hep asfalt üzerinde sürüklenen vücutlar. bir kitabın sayfasından sürünerek dışarı çıkıyorum. herkes kaçıyor. ezilmemek için tekrar kitaba sığınıyorum, beni tanımıyor. bütün sayfalar neden boş?

ruhumda siren sesleri. içi boşaltılmış tüm odaların duvarlarında kadınlar çığlık atıyor. çocuklar anneleriyle birlikte hapishane koridorlarında koşuyor. sular dökülmüyor. pilli radyoda kuş sesleri. bir adam kuşların yuvasını bozuyor. ağzımın içinde gölgeler. ölümün uykusu aynada yansıyan seslere karışıyor. kontrolsüz ve serseri bir karanlık var dışarıda. yıldızlar paslanıyor.

soluyacağım kaç nefesim kaldı kim bilir?
dünya neden dönüyor hiçbir fikrim yok
ama dökülmeyen  bütün sular müttefikimdir.

bir kadın perdeyi kapatıyor.


Sevim Demiröz

Pazar

Yarım Paraşüt





"sanki ayakların birbirine dolaşmadı da kendine çelme takmayı seviyormuşsun gibi düştün."

çok artistik düştün. düşüşün bile bin kelam etmeye bedel. bin kelam diyorum farkında mısın?


bu bin kelamın içinde şimdiye kadar söylediğim tüm sözler var. ilk dakikadan son ana kadar kurduğum tüm cümleler. skor tabloları var. yarıda söndürülen sigaralar. lustraller, ağlamalar, söz konusu buluşma adreslerinden söz konusu hikayelere geçiş yapılan kapılar. falanlar filanlar...
ağzımın ayarını bozup seni kendine rezil etmek de var. neyse ki bunu bana bırakmıyorsun.

kendini en uzağa fırlattın. sapanla fırlatılan taş gibi kendini en uzağa fırlattın.
çok lazımmış gibi kendini en uzağa fırtabilmek için etrafında topladığın tüm insanları kullanarak (kendini) kullandırarak; sapanın o çiğ, koptu kopacak plastik lastiğini gerdin gerdin gerdin ve kendini aslında hiç bilmediğin ve bir ömür daha yaşasan bilemeyeceğin bir dünyanın içine fırlattın.
uzay mekiklerinin fırlatılış anlarını izlemek bile seni izlemek kadar keyif verici gelmemişti. çünkü söz konusu mekiğin rotası bellidir. sende bırak rotayı, harita bile yok. sen daha pergel tutmayı beceremezken, yapmacık silahlarla kovboyculuk oynamaya kalktın. sonuç?

düştükten sonra hızla yuvarlandın haliyle. yuvarlandın yuvarlandın yuvarlandın. yüzün görün yara-bere içinde kaldı; kan üstüne kan. ama duramıyorsun da. hala yuvarlanmaya devam ediyorsun. seni durdurabilecek, yaralanmamanı sağlayabilecek tüm bariyerleri, nasihatleri, tavsiyeleri elinin tersiyle kenara ittin çünkü. şimdi duramıyorsun.
bunun şiddetiyle henüz çektiğin acının farkında da değilsin. beyin acıyı sonradan hissetmeye başlar; çünkü algı sonradan devreye girer. algıyı aklın en çalışkan öğrencisi gibi düşün. işte o en çalışkan öğrenci tahtaya kalktığında gerçekleri bir bir suratına tokat gibi çarpacak. 'her tokat elle atılmaz' bunu sen de biliyorsun.
"işte o zaman" diyorum.. "işte o zaman" dediğimde ne demek istediğimi anlıyorsun.

Önemli Bilgilendirme:

Bir cismin veya kişinin havada düşüşünü frenlemeye veya süratli bir hava vasıtasının iniş esnasında süratini azaltıp durdurmaya yarayan kubbe biçiminde ki araca paraşüt denir.
Paraşüt, ipekten veya naylondan yapılmış kubbe biçiminde bir yelkenden meydana gelir. Bu yelkençevresine eşit aralıklarla tutturulmuş askılar yardımı ile bir paraşüt kemerine veya yeleğine bağlanır. İnsan vücudunun serbest düşme hızı saniyede 50 m kadardır. Paraşüt kullanmakla bu hız saniyede 6 veya 7 m’ye iner. Bu da 2,5-3 m yükseklikten atlayan insanın düşme hızına tekabül eder. Paraşütün açılışındaki vurma şiddeti, normal şartlarda yaklaşık olarak 500-600 kg arasında değişir, fakat 1000-1500 kg’a kadar da çıkabilir.

reel hayatta yükselmek için uçak, düşmek için paraşüt kullanılır.
sırtını sıvazlayanlara dön bir bak, sonra da şu soruyu sor kendine: "ne oldu lan bana? ejderhaydım hani ben, ağzımdan ateş çıkıyordu, ne oldu bana?"

sen kendine sor; ben cevap vereyim: ağzından çıkan alevlerle paraşütünü yaktın.
ikamet ettiğin mezarlığın etrafındaki bit pazarından bir paraşüt bul kendine. artık defolu falan, idareten bulunsun. tek kullanımlık olsun, yararlanırsın!
bir daha ki düşüşüne de hazırlık olur. ama dikkat et; ipi elinde kalmasın.


Sevim Demiröz


*Bu yazı 2014 Eylül ayında Birkaç Fanzin tarafından yayımlanmıştır.

Salı

Yarım Fotoğraf


Fotoğraf yarım



Fotoğraf baskısını beklerken baskı makinesinin renk ayarlarını hiç gereği yokken tekrar kontrol ettim. Bunu neden yaptığımı bilmiyorum, sanırım önsezi.
Makinenin iki metrelik uzunlukta gövdesinden küvetine düşen yirmiye otuz ebatlarındaki siyah beyaz fotoğrafı gördüğümde bir yerlerde yanlış yaptığımı düşünmeye başlamıştım ama artık çok geçti. Ellerimin arasındaki fotoğraf yarım.
Her kodlama aynı, her renk kombinasyonu sabit olduğu halde fotoğraf yarım: Neden? Virüs bulaşmış olabilir.

Odama geçtim.

Fotoğrafı masanın üzerine koydum. Burnu, saçları, sakalları, ve omuzlarıyla sabit dururken fotoğrafa bakarak bir sigara yaktım. Bir tıkanıklık var; yanlış kodlama, yani dijital kodlamanın yalanı; ama nerede?

Ellerimizi bağlayan ne?

Birkaç ayar değişikliğinden sonra baskı için tekrar gönderim yaptım. Masanın üzerindeki adamın gerçek yüzünü görebilmek artık kişisel mevzu haline gelmişti -nedense?-
Koltuğa oturup ayaklarımı masanın üzerine koydum.
Aradan çok geçmeden personellerden biri içeri girdi. Elinde yirmiye otuz fotoğraf baskısını yüzünde gülücüklerle getirip masamın üzerine koyduktan sonra;

"Boşuna uğraşma, bu da onlardan" dedi.

Gülümseyerek eğilip fotoğrafı aldım. Masanın üzerinde duran fotoğrafın yanına bırakıp koltuğa yaslandım. Aynı.

Haklısın dercesine gülümsedim.

O odadan çıktı, ben sigaramı tavana üfledim, hikaye rayına oturdu.

-Ben neye bulaştım?







Sevim Demiröz


Salı

Kurtar Bizi Harry

Kurtar bizi Harry. Çünkü hâlâ kahramanlara inanan zavallı köleleriz. Kendi adaletini kendisi sağlayamayan, merhamet dilenen, güçlü görünmek adına kendinden daha zayıfı ezen, karnını doyurup hücrelerini aç bırakan, ruhunu tıka basa pisliklerle tatmin edebilmek adına vicdan masturbasyonunda sınır tanımayan, emekten dem vururken başkasının emeğinin üzerine yılan gibi çöreklenmekte bir an bile tereddüt etmeyen, menfaatlerimiz söz konusu olduğunda melek rolünü hakkıyla oynayan, olmadığında iğrenç bir ucubeye dönen, gizli bahçelerimize kimse girmesin diye kılıç kalkan kuşanan, köşe başlarını feth ettikten sonra istimlak sahamızın daralmaması için sokak köpekleri gibi çeteleşen, yetkilendirildiğimiz alanlarda krallık taslarken, yetkimizin olmadığı yerlerde el-etek öpen, hem kel hem de fodul zavallılarız biz. Ve her hikayede iyi karakterin karşısına kötü karakter koyan embesil bir matematiğe sahibiz. Başka türlüsüne kafamız basmıyor. Başka türlüsü işimize gelmiyor. Başka türlüsü olursa bi sikten anlamadığımız ortaya çıkacak. Kurtar bizi Harry; çünkü aramızda hâlâ uçan süpürgelere, pelerinlere, sihirli değneklere, sihirli fasülyelere, sihirli lambalara ve üç dilek hakkımız olduğuna inananlar var. Kurtar bizi Harry; en azından bizi, bu masal sevicilerden kurtar. 1000 sayfalık masallar yerine 3 sayfalık gerçeklerle buluştur bizi. İronimizin içindeki gerçeklerle buluştur. Lütfen Harry, önce bizi senden kurtar. İn o süpürgeden, at o pelerini.


Kurtar Bizi Harry

Kurtar bizi Harry. Çünkü hâlâ kahramanlara inanan zavallı köleleriz. Kendi adaletini kendisi sağlayamayan, merhamet dilenen, güçlü görünmek adına kendinden daha zayıfı ezen, karnını doyurup hücrelerini aç bırakan, ruhunu tıka basa pisliklerle tatmin edebilmek adına vicdan masturbasyonunda sınır tanımayan, emekten dem vururken başkasının emeğinin üzerine yılan gibi çöreklenmekte bir an bile tereddüt etmeyen, menfaatlerimiz söz konusu olduğunda melek rolünü hakkıyla oynayan, olmadığında iğrenç bir ucubeye dönen, gizli bahçelerimize kimse girmesin diye kılıç kalkan kuşanan, köşe başlarını feth ettikten sonra istimlak sahamızın daralmaması için sokak köpekleri gibi çeteleşen, yetkilendirildiğimiz alanlarda krallık taslarken, yetkimizin olmadığı yerlerde el-etek öpen, hem kel hem de fodul zavallılarız biz. Ve her hikayede iyi karakterin karşısına kötü karakter koyan embesil bir matematiğe sahibiz. Başka türlüsüne kafamız basmıyor. Başka türlüsü işimize gelmiyor. Başka türlüsü olursa bi sikten anlamadığımız ortaya çıkacak. Kurtar bizi Harry; çünkü aramızda hâlâ uçan süpürgelere, pelerinlere, sihirli değneklere, sihirli fasülyelere, sihirli lambalara ve üç dilek hakkımız olduğuna inananlar var. Kurtar bizi Harry; en azından bizi, bu masal sevicilerden kurtar. 1000 sayfalık masallar yerine 3 sayfalık gerçeklerle buluştur bizi. İronimizin içindeki gerçeklerle buluştur. Lütfen Harry, önce bizi senden kurtar. İn o süpürgeden, at o pelerini. 


Sevim Demiröz









Haberin Var mı?



Haberin Var mı?



...
yağmur yağıyor. toprağın karnı tok, ağaçlar sudan tiksinmiş.
adam elindeki çuvalı çekiştirerek çöp kutusunun yanına yaklaşıyor.
yağmura inat, aldırmadan çöpü karıştırırken,
delik-deşik ayakkabısının içinden, altından, üstünden sular geçiyor. tanrı'ya darılıyorum.

gri asfaltta arabalar kırmızı ışığın gazabıyla sıralanmış beklerken kağıt mendil satan bir çocuk çıkıyor ortaya. elinde mendilden çok kesik izleri, çiçek gibi açmış nasır benekleri.
bilmem kaç yaşına gelmiş, aslında ölmüş ama öldüğünden haberi olmayan bir adam şemsiye satmaya çalışıyor yağmurun altında. üzerinde yeryüzünün en berbat icadı plastik bir yağmurluk, şemsiyeler plastik, şemsiyeleri koyduğu kova plastik. toprak ana suni döllenmeye başladı biliyorum. adam yağmur altında yüzüne çarpan su damlalarını silmeye çalışırken ben bildiklerim ve gördüklerimden utanmış yüzümü başka tarafa çeviriyorum.

arabaların sileceklerinden daha çok çalışan insanlar var bu dünyada. şemsiyeden aşağıya süzülen yağmur damlalarından daha çok ağlayan insanlar...bir ömrü pencerenin önündeki yatağa atfetmiş, ölümü beklemekten ölen insanlar...
hiçbirinden haberimiz yok. bozulan bilgisayara küfrederek geçiyor zamanımız. şarjı biten telefona, kilitlenen trafiğe...
maaşını alamadığı için eve eli boş dönen adam da umrumuzda değil, evde kocasından kuru ekmek bekleyen kadın da.
süt içmesi gereken çocuğun annesinin açlıktan sütü kesiliyor, biz; "kırem şanti'mizin" kıvamı tutmadı diye üzülüyoruz.
yetimhane duvarına yazılan "anne" kelimesinin ne anlama geldiğini bilmiyoruz ve soğuktan donarak ölen adamın son cümlesi canımızı yakmıyor.
"haberimiz yok gerçek acıdan kederden"
boktan hayatlarımıza kifayetsiz sorunlar ekleyip, kendimize önemli şahsiyetler süsü veren kurmalı bebekleriz. şartlandırmışız kendimizi ödüllü mutluluğa
Pavlov'un köpeklerinden halliceyiz.





Sevim Demiröz



*
Haberin Var mı? Yazısı  Kirpi Edebiyat, Bir Yudum Kitap ve yerel/ulusal birçok İnternet sayfasında yer almıştır.





Bunların Hepsine Fotoromanlarda Rastlanır

Dirayetimizin sınavında hep bütünlemelere kaldık kabul edelim. Önce parmaklarımız çürümeye başladı, sonra gözlerimiz, sonra biz… Tab edilmeden yandığı anlaşılan filmler gibiyiz. Bozuk, atılası ama hep "ne güzel şeyler vardı içinde" diye sohbetlere konu olası. Çocukluğumda tanıdığım güzel bir terzi vardı: "Hayata dikiş tutturacağız diye teyellerimizden olduk" demişti. Siyah önlüğümün beyaz düğmesini dikiyordu. Uzun uzun baktım yüzüne. O da bana bakınca gülümsedim, yanağımı okşadı nasırlı elleriyle. Canım acıdı ama üzülür diye belli etmedim. O terzi öldü bir sabah. Kadınlar kefenini hazırlarken gizlice girdim odaya. İğne iplik kullanmadılar. Dünya böyle bir yer işte. Sen hayatı nakışlarsın, ölürken kefenine düğüm bile atmazlar. O günden sonra siyah önlüğümü bir daha giymedim. O zamanlar benim yüzümden öldüğünü düşünmüştüm. Hâlâ aynıyım, kendimi değiştirmedim.



Bunların Hepsine Fotoromanlarda Rastlanır



Dirayetimizin sınavında hep bütünlemelere kaldık kabul edelim. Önce parmaklarımız çürümeye başladı, sonra gözlerimiz, sonra biz… Tab edilmeden yandığı anlaşılan filmler gibiyiz. Bozuk, atılası ama hep "ne güzel şeyler vardı içinde" diye sohbetlere konu olası. Çocukluğumda tanıdığım güzel bir terzi vardı: "Hayata dikiş tutturacağız diye teyellerimizden olduk" demişti. Siyah önlüğümün beyaz düğmesini dikiyordu. Uzun uzun baktım yüzüne. O da bana bakınca gülümsedim, yanağımı okşadı nasırlı elleriyle. Canım acıdı ama üzülür diye belli etmedim. O terzi öldü bir sabah. Kadınlar kefenini hazırlarken gizlice girdim odaya. İğne iplik kullanmadılar. Dünya böyle bir yer işte. Sen hayatı nakışlarsın, ölürken kefenine düğüm bile atmazlar. O günden sonra siyah önlüğümü bir daha giymedim. O zamanlar benim yüzümden öldüğünü düşünmüştüm. Hâlâ aynıyım, kendimi değiştirmedim.

Düşündükçe kayıplara karışıyor insan. Yok olmak var olmaya gebe gibi. Eğer bu bir hastalıksa, sessizlik bu hastalığın ilk belirtisi. Yok oldukça öğrendim...

Sonra dağlar gördüm, nehirler… Güzel şarkılar dinledim. Güzel dostlarım oldu. Güzel insanlarla güzel hayaller kurdum. Hatalarım da oldu, okkalı kayıplarım da. Acılarımın hepsi resmi kayıtlara dökülecek cinstendi.

Büyümek böyle bir şey mi? Aynı hataları, aynı kayıpları zamana yayıp takvim yapraklarına el yordamıyla hayatı devirmek mi? Henüz anlamını yitirmemiş şeyler varken üstelik. Kendi kuyruğunu yakalamaya çalışan kedi gibi dönüp dururken ruhumuzun darp edilişine bilet kestiriyoruz. Seyretmeye doyamadığımız da kendi ömrümüz, şikayet ettiğimiz de. Konusunu beğenmediğimiz hikayelerin hepsi biz'li. Peki ne yapmalı şimdi, sayfayı mı çevirmeli?

...

Karanlıktan korkan birinin sonradan kör olması ne demektir? Ne demektir iğnenin güneşe saplanması, kaybolmak ne demektir? Adres bilmeden çarpa çarpa koşmaya çalışırken dönememek ne demektir? Kaldığın yere dahil olup ait olamamak, çölün ortasında kum fırtınasına yakalandıktan sonra oradan oraya savrulmak, kendini bir mahsene kapatmak, kocaman tatlı bir gezegene parmaklarının ucuyla tutunmaya çalışmak, demlenmeyen acı, ruhta meydana gelen yırtık, zarar-ziyan-zaiyat, tükenen parmak uçları ve bütün bitişlerden sonra üzerine gün ışığı düşmeyen bir sadakatin gölgesizliği ne demektir?

Beşe beş var. Ve sis. İkinci el bir mevsimin tam ortasında savrulan yapraklarımı seyrederken kederli bir sigara tutuşturup kesik kesik üflüyorum. Neyse ki bunların hepsine fotoromanlarda rastlanır. Sayfayı çeviriyorum.

ocak 2013-aralık 2016


Sevim Demiröz


*Bu yazı Kirpi Edebiyat Dergisinde yayımlanmıştır.

Atların Ölümüne En Çok Nal Sesleri Ağlar




Yazamıyorum


Kaç zamandır bilmiyorum sabah ezanlarına iliştiriyorum uykularımı. Sabahlayan rüyaların içinde akşamcı dertlerim. Bir şiirin piramidine saklanıyorum.

"fikrimde üç tamamlanmamış söz
üç gidilemeyen yer

biraz dilsiz
biraz sağır
biraz kör

hangi eksik yanım ürküttü seni?
yokluğun imkanızlığımdır sevgilim
önce öldür 
sonra terket beni"

diyemiyorum.



Hiç saate bakmıyorum. Hiç takvime bakmıyorum. Kim nerede ne yapıyor hiç umursamıyorum. Sarı bir yaprağın ağaçtan düşüşünü görüyorum, sonra o yaprağın cesedine basan çocuğun çıplak ayaklarını. Yağmur yağıyor. İçimde kusamadığım illet bir sıkıntı oluyor. Önce yaprağa üzülüyorum, sonra çocuğa...

Bugün ağzımı senin için bozdum dünya.


Odama serili kâğıt parçalarından taşıyor hayat. Parmaklarım kelimelere gebe. 
Ölü doğumlar biriktiriyorum mürekkebi ambülâns sesini andıran defterlere. 
Atların ölümüne en çok nal sesleri ağlarmış. 
Öğreniyorum; 
Bir kadının eteklerinden savrulup,
Düşerken denizin rahmine.



Sevim Demiröz












*Bu eser Kitapçı isimli derginin 9. sayısında yayımlanmıştır. 










Simülasyon Öyküleri Kitabı



Merhaba,


Yazıya selam vererek başlamak istedim çünkü kitap tanıtım konusunda çok iyi değilim. O bakımdan verdiğim selamı kitabı sohbet diliyle anlatacağımın uyarı atışı olarak algılayabilirsiniz.


Simülasyon Öyküleri, 6:45 yayınlarının kolektif çalışması olarak hazırlanmış. Böyle -miş'li -muş'lu konuştuğuma bakmayın, aslında hepsinden haberdarım :)


Öncelikle şunu belirteyim: Yazı dünyasında kolektif çalışma sınırları zorlayan bir güçlük taşır. Nedir? Yer alacak isimlerin sayfa sayısı, nedir; yer alacak isimlerin ön sayfalarda ya da son sayfalarda köşe kapma savaşı vs derken ortalık panayır alanına döner. Şimdiye kadar gözlemlediğim bu olduğu için, önüme ne kadar kolektif çalışma geldiyse bu ego savaşlarını bildiğimden dolayı hepsini kibarca geri çevirdim. Neyse ki Simülasyon Öyküleri bu düşüncemin çok dışında. Çünkü, bu kitaba emek veren insanlarda ne bu güç savaşlarını ne de isim cilalatma çabalarını görebilirsiniz.


Kitaba Gelelim: Kitap, A fıkrası ve B fıkrası olarak ikiye ayrılmış. Bu benim geyiğim elbette ki :)

İlk öyküler kısa-deneysel tatta. İkinci bölümse sırasıyla; Jim Morrison’ dan Leonard Cohen’ e, John Lennon’ dan Neal Cassady’ e dair anlatılar görebilirsiniz.


Beat kuşağını bilen bilir. O bakımdan uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Bilmeyenler ise, “efendim bir zahmet şuradaki Google sahifesini kullanınız.”


“Amaan bee, bir de onunla mı uğraşacağım” bla bla diyen arkadaşlar: Sizi de düşünmüşler.


Bakınız bendeniz bunu anlatma gereksinimi duymazken, bu güzel insanlar Neo-Beat kuşağı hakkında kitapta Antoloji bölümü yapmışlar. Yani Google çöplüğünden bilgi ayıklamak yerine bu kitabı edindiğinizde elinizin altında konuyla alakalı kutsal bilgi kaynağı da olmuş olacak. Daha ne olsun, yanında düdüklü tencere mi verelim? :)


Tekrar kitaba dönersek: Her sayfada bir şeyler buldum fakat bazı bölümlerde kahkahama engel olamadım. İnce zekâlara her zaman hayranlık duymuşumdur.


Kadıköy Felsefesi,

Metaforlar,

Manifestolar

Ve öyküler…



Rock kültürü, Satürn fısıldayacak mottosu ve yol felsefesi.

Ezcümle okumanız gereken bir kitap. Bütün kitap satış noktalarında bulabilirsiniz. Ayrıca 6:45 ve diğer internet sitelerinden de edinebilirsiniz.

Ve;

BURADAN KİTABI İNDİRİMLİ EDİNEBİLİRSİNİZ bu kıyağımı da unutmayın... 

Şaka elbette ki; bu kıyağı 6:45 yapmış sizin için. Diğer indirimli kitaplara göz atmanızı da tavsiye ederim. Sahaf kıvamında güzel indirimler var.

Son cümleleri kitaptan bir alıntıyla bitirmek istiyorum. 

...
şehrin ortasında nehir gibi akıyorum,
şehrin ortasında zamandan kaçıyorum.
kül tablasında boş yer bulamıyorum.
dünya denen illetin en alt katında seviştik ve
koltuk arkası aşkları hep garipsedik.
yükselirken, bir çocuğun ilk defa bisiklete binmesi gibi
gezegenleri gezerken, insanlarla bir daha tanış.
koltuk arkasından, otobüs arkasına ve sokak kenarlarına,
merdivenlerin aşağısından değil, başından çıkmaya başla.
çünkü yükselmek bir nevi düşmektir.
yaşam bir simülasyondur
ve bütün bunlar fizik kuralları sayılabilir.


Simülasyon Öyküleri
Yolda: Yol da yanınızda bulunsun. 



Hürmetler...



Pazar



''Erdemli adamın yolu bencillerin insanfsızlıkları ve kötü insanların zulmü ile sarmalanmıştır.
Ancak merhamet ve iyi niyet adına karanlıklar vadisinde zayıf olana rehberlik eden kişi kutsanmıştır.
Çünkü kardeşlerinin gerçek hamisi ve kayıp çocukların kurtarıcısıdır o.
Kardeşlerimi zehirlemeye ve yok etmeye kalkışanlardan intikamımı mutlaka alacak ve onları büyük bir öfke ve güçle vuracağım.
Ve senden intikam almaya geldiğimde adımın Tanrı olduğunu anlayacaksın...'' 

Ezekiel 25:17

Perşembe

yalanların ıslığı



bu bir.

sütunların içinde uyuyan bebeklerin rüyalarını biriktiriyorum (etek uçlarıma)

susmaların gölgesi,

çok sesli.

hiçbir karanlık bu kadar kalabalık olmamalı halbuki.

yalanların ıslığı dudakları acıtmıyor.

kulaklarım yorgun.

eteklerimdeki taşlar,

sütunlar,

kayıp ruhlar ve bu ağır senfoni-

kimse böyle olmasını istemezdi bu rüyaları buraya kim koydu?

başa sarıyorum.

bu iki.
.
.
.

sütunları sayıyorum.

sütunların içinde uyuyan bebeklerin rüyalarını etek uçlarıma tutuşturuyorum.

yürürken;

kimin gölgesine bastığımı bilmeden,

kulaklarımı kapatıyorum.

bu üç.

süzülüş gibi gerçeğin içinde kendi kanatlarımın tüylerini koparmaktan hiç şikayet etmeden,

yeniden,

yeniden,

ve yeniden

sayfayı çeviriyorum.
.
.
.
bir dörtlüğün astarına yüzümü sürmenin kalem ucu acısı.

hiç.

şikayet.

etmeden.

yeniden.

beş, altı, yedi.

hiçbir karanlık bu kadar kalabalık olmamalı halbuki.





Sevim Demiröz


Pazar

SON GEMİ DERGİSİ EKİM / BETON



Kâinat denilen çadırın tam ortasında,

Çürümüş ağaç dallarına kurulan diken telli salıncaklar,

Ve Yeraltında uluyan solucanlar var....







SON GEMİ DERGİSİ EKİM SAYISI/ BETON

Sevim Demiröz



Image:Tytus Majerski

Salı

BİR YUDUM KİTAP VE ANLATAN ELLER

BİR YUDUM KİTAP VE ANLATAN ELLER



Bir Yudum Kitap ve Anlatan Eller birleşimi HABERİN VAR MI? yazımı TİD anlatımı ile işitme engelli arkadaşlarımız için uyarlamışlar. Nasıl güzel insanlar. Emeklerini çok takdir ediyorum. Lütfen paylaşın ve hiç karşılık beklemeden  böyle sosyal projeler yapan arkadaşlarımıza destek olun.

Mutluluğumu anlatmaya gerek yok sanırım, onu zaten tahmin etmişsinizdir :)



Haberin Var mı? TİD anlatımı için link ve videoları kullanabilirsiniz.



Sevgiler...


Sevim Demiröz

Pazartesi

Yerin Kulağı Var

Yazdıklarını değerli görüp daha fazla okunmalarını istediğim, dile getirdiğim bazı insanların girdikleri tüm ortamlarda beni al-aşağı etmelerine şaşırdım doğrusu. Neden? Bir insan, kendisine herhangi bir zararlı hamlede bulunmayan, bilakis tarafından yüceltildiği birini neden kötüler ki? Bir yazarın ortaya çıkardığı eseri beğenmiyorsanız okumazsınız olur biter. Bu neyin korkusu ya da nefreti?

Hakikaten çok garip. Ama insan su misali. Hangi duyguyu beslemek isterseniz o kanalın içinde seyre çıkıyorsunuz.
Yazdıklarımın küçümsenir seviyede olduğunu düşünmüyorum. Tam tersi, çoğu kişiye ilham olduğumu görüyor ve bundan büyük keyif alıyorum.

Derdim sadece anlatmak, dertleşmek. Buna müsaade eden insanlar olduğu sürece de bu böyle devam eder. Nefret kuyusunun içine düşmeyeceğim. Herhangi bir zararım olmadığı halde benim için o kuyuya düşenlere de elimden üzülmekten başka bir şey gelmiyor maalesef.
Hayatın bir kısmı yazı yazmaksa geri kalanı o hayatı yaşamak. Benim penceremin manzarası bu şekilde. "Ortada bir pasta var" düşüncesiyle beşeri ilişkilerini birilerinin üzerine basarak geliştirenlere kolaylıklar dilerim.

O masanın başında hiç olmayacağım.

Bu ve bunun gibi durumlardan yola çıkarak hikaye yazmak bana daha büyük bir keyif veriyor.
İlham olanlara şimdiden teşekkürler.

Ve üzgünüm, size artık "Saygılar" diyemeyeceğim.

Pazar

Avenged Sevenfold - So Far Away

Asla hiçbir şeyden korkmamış,
Asla utandırmamış,fakat özgür de olmamış,
Tüm gücüyle kırık kalbi iyileştirmiş bir hayat...
Öyle tükenmeyecekmişcesine yaşadım ki hayatı.
Diğerlerinin göremediklerini gördüm.
Tüm gücümle iyileştirmeye çalıştım kırık kalbini...
Kalabilecek misin,
Uzak kalabilecek misin daima?
Nasıl yaşarım ki sevdiklerim olmadan
Zaman hala çeviriyor,o yaktığı kitabın sayfalarını
Yeri de,zamanı da aklımda hep.
Çok şeyim var söyleyecek,ama sen çok,
Çok uzaktasın.
Geleceğimizin planları,
Büyüyüşümüzün o aptal yalanları...
Öyle yenilmez görünüyoruz,ama gerçek öyle soğuk ki.
Son bir şarkı,son bir istek
O yıllanmış,mükemmel parça
Bazen bir yer bulmaya çalışıyorum aklımda;
Kalabileceğin,
Sonsuza dek uyanık kalabileceğin bir yer.
Nasıl yaşarım ki sevdiklerim olmadan
Zaman hala çeviriyor,o yaktığı kitabın sayfalarını
Yeri de,zamanı da aklımda hep.
Çok şeyim var söyleyecek,ama sen çok,
Çok uzaktasın.
Uyu güzelce,korkmuyorum ben
Sevdiklerimiz burada,benimle birlikte
Bir köşe ayarla bana,
Çünkü işim biter bitmez koyulacağım yola;
Sonsuz yaşama.
Nasıl yaşarım ki sevdiklerim olmadan
Zaman hala çeviriyor,o yaktığı kitabın sayfalarını
Yeri de,zamanı da aklımda hep.
Ve bıraktığın ışık duruyor hala,ama kalmak zor
Çok şeyim var söyleyecek,ama sen çok uzaktasın.
Seviyorum seni,
Hazırdın işte
Bu acı hor görülemeyecek kadar büyük
Tanrı izin verdiğinde gelip göreceğim seni;
Acın gitmiş,ellerin bağlı...
Çok uzak...
Ve bilmeni istiyorum,
Çok uzak...
Ve bilmeni,
Bilmeni istiyorum.

Perşembe

KİRPİ EDEBİYAT MAYIS YAZISI Bir Süre Kapının Önündeki Rüzgâr Çanlarını Dinledim


KİRPİ EDEBİYAT MAYIS YAZISI

















Bir süre kapının önündeki rüzgâr çanlarını dinledim. Sistemsizliğin içindeki düzen, sanırım bunu seviyorum. Rüzgârın içine kendini hapseden soğuk; intikamını tahta verandadan almaya çalışırcasına testerenin tahtayla buluşması gibi öğütücü bir sesle varlığını hissettirirken, sis; pencerenin ardındaki göle çoktan inmişti. Oturduğum koltuk vücudumun sıcaklığıyla ısınmaya başlayınca yer değiştirdim. Akşam saatlerine kadar uyumak çok akıllıca değildi. Yine de gözüm saate ilişince bir nebze rahatlayarak yerimden kalktım. Hâlâ vaktim var. Sabahlığımı giydim. Yavaşça merdivenlerden inip salonun sıkı sıkıya kapanmış perdelerini araladım. Dışarıdan gelen ay ışığı, odayı görüş alanıma hakimiyet kuracak kadar aydınlattı. Kâfi. Kaynayan suyu kahve fincanına boşalttıktan sonra salondaki büyük avizenin altındaki ahşap oymalı yemek masasına geçtim. Masanın üzerindeki çakmakla şöminenin üzerindeki mumları tek tek yakarken şömineyi yakıp yakmamak konusunda kararsız kaldım. Kafamı karıştıran birkaç detay olsa da bütün hazırlıklarım tamam görünüyordu. Bugün büyük gün. Birazdan burada olacak ziyaretçilerime güzel bir sürprizim var.

Hafif çiseleyen yağmur hızlandı. Rüzgâr yüzünden çanların sesleri de. Kahve fincanımı alıp pencerenin önündeki koltuğa oturdum. Masanın üzerindeki yemek tabakları ve kadehler bu mesafeden daha şık görünüyor. Ağaçlar da. Karanlık yerini daha koyu bir karanlığa bıraktığında mum ışıklarının titreyen görüntüsü odaya iyice yayılmış oldu. Üşüdüğümü hissettim. Mumlardan birini alıp odaya çıktım. Bu gece için seçtiğim kıyafetlerimi giydikten sonra ayakkabılarımın bağcıklarını sıkıca bağlayıp tekrardan salona indiğimde hazır sayılırdım. Zaman daraldıkça heyecanım artıyor. Derin bir nefes alıp verdim. Kahve fincanımı mutfağa götürüp soğuyan kahvemi lavaboya döktüm. Yıkamaya ve kurulamaya gerek yok. Nasılsa burası birazdan yeteri kadar sıcak olacak. Araladığım perdeleri kapattım. Mutfak tezgahının üzerinde duran mum haricindeki bütün mumları söndürdükten sonra dışarıya açılan kapıyı araladım. Rüzgâr ve yağmur damlaları, kapının önüne yığılan kar birikintisi gibi hiç davet etmeden içeriye girdi. Soğuğun kendine has bir kokusu var. Her şeyi canlı tutmaya çalışırken istemsiz bir fazlalıkta ölümcüllüğe evrilen bir kokusu. Bu gece sanki daha güzel. Bu gece sanki daha ben. Kapıyı kapattıktan sonra misafirlerimi nerede bekleyeceğime karar vermeye çalıştım. Beni, kapıyı araladıklarında mı görmeliydiler, yoksa merdivenlerin altındaki küçük odadan mı çıkmalıydım? Belki de görünmemek en iyisi. İçeriye giren rüzgâr yüzünden sönen muma hiç aldırmadan odanın içinde dolaştım. Burayı avucumun içi gibi biliyorum. Buranın her zerresini ezberleyecek kadar çok zamanım oldu. Her tarafı, hatta eşyaları dahi ahşap olan ev, ilk etapta hiç hoşuma gitmemişti. Fakat daha sonra insan gibi nefes alıp veren, insan gibi çürüyerek yaşlanan bir evde vakit geçirmek vazgeçilmez bir tutku olmaya başladı. Hafta sonlarımı ve dinlenme zamanlarımı daha da sevmemi sağlayan bir tutku. Son zamanlarda bu tutkum başımı ağrıtmaya başlasa da benim için burada olmak her koşulda keyif verici. Yoğun kar nedeniyle devrilen elektrik direklerine ve hem kar hem de devrilen ağaçlar yüzünden iflah olmaz biçimde kapanan yollarına rağmen keyif verici. Bazen olanaksızlıklar insanın hayatını tahmininden daha fazla kolaylaştırıyor. Bu gece de onlardan bir tanesi.

Masanın üzerinde duran şarap kadehlerine ve servis peçetelerine tekrardan göz gezdirdiğimde en az benim kadar cüretkâr göründüklerini fark ettim. En az benim kadar sabırsız. Nerede kaldılar? Çoktan gelmiş olmaları gerekiyordu. Saate baktım. Onları karşılamak istiyorum. Bir yandan da yemek masasını gördüklerinde yüzlerindeki şaşkınlığı uzaktan seyretmek. Bunu düşününce istemsiz gülümsedim. Arka bahçeye açılan kapıya doğru yürürken kapının önündeki büyük vernik kutusuna ayağım takıldı. Kaç defa söyledim bunu buradan kaldırmasını ama beni dinlemedi. Ertelenen her şey bir gün er ya da geç insanın hayatına sızıyor. Bu da onlardan bir tanesi. Arka bahçeye açılan iki kapıyı da kilitledikten sonra anahtarları cebime koydum. Nerede bekleyeceğim konusunda hâlâ kararsızım. Kapının tam karşısı uygun görünüyor fakat salonun tam ortası ya da yukarıdaki odaların biri de hiç fena fikir değil. Çok kararsızım. Bir süre odanın içinde dolandım. Ben, kararsızlığın gel-gitlerinde dolaşırken çakıl taşlarıyla kaplı yolda arabanın ışıkları göründü. Derin bir nefes alıp verdim. Işıklar, odanın içini yalayarak evin yan tarafına geçtiğinde ben de merdivenlerin altındaki küçük odaya geçtim. Rüzgâr ve ona itaat eden çanlar birazdan olacaklar için telaş yaparcasına hızlandı. Yağmur da öyle.

Kapıyı büyük bir gürültüyle açtılar. Mantıklı. Çünkü burada yalnız olduklarını sanıyorlar. Onlara hazırladığım sürprizden haberleri yok. Nasıl olsun ki? Kocam, şu an beni okyanuslara doğru yola çıkan bir gemide zannediyor. Ben her mevsim bu zamanlarda okyanusların üzerine düşen yağmur damlalarını ve fırtınayı seyretmek için gemi yolculuğu yaparım. Ama bu sene bir değişiklik yaptım. İnsan kaçakçılığı yapan bir kaptanla konuşup, balık teknesiyle tersane kıyısından ayrıldıktan sonra mültecileri diğer ülkenin sınırına taşıyacak olan bota binmek için iyi bir anlaşma. Önce pasaportumla ülkeye giriş yaptılar. Bu gece yarısı da ben yola çıkacağım. Makul bir anlaşma. Aynı zamanda adrenalini yüksek bir macera. Herkes mutlu. Kocam da mutlu. Benim yokluğum onu hep mutlu eder. Küçük sevgilisiyle ilk fırsatta kendini buraya atacağını biliyordum. Ama o henüz burada olduğumu bilmiyor. İhtimaller ne kadar azsa sürprizin büyüsü o derece fazlalaşır. Bunu seviyorum. Hadi, yemek masasını fark edin de çıkayım bu mazot kokan ardiyeden, bunaldım. Ben, sıkılgan tavırlarla sağa sola hareket ederken genç kadın, elindeki bavulu bütün hıncıyla ahşap parkeye çarptı. Ne ayıp! O parkeleri yeni cilalatmıştım. Elektriklerin kesik olması hoşuna gitmemiş. Laf! Bunda kocamın suçu yok ki. Kışın, ağaçlar yüzünden elektrik direkleri hep hasar alır. Biraz anlayışlı olmalısın küçük hanım, her istediğimiz her zaman hayal ettiğimiz gibi olmaya biliyor. Bak kaç tane mum aldım sizin için. Onları fark et ve mutlu ol.

Kocam onu sakinleştirmeye çalışıyor ama nafile. Bavulunu tekmeliyor, tam bir kalitesizlik örneği. Hırçınlığını başka şekilde yansıtmalısın tatlım, bunlar çok ucuz davranışlar. Sıkıldım. Yüksek sesle birbirlerine bağırmalarından daha çok sıkıldım. Şimdi çıkıp “lütfen biraz sakin olur musunuz, bu sorunu kendi içimizde halledebiliriz” diyeceğim, az kaldı. Bunu düşününce gülmeye başladım. Ne yaparlardı acaba? Hızla merdivenlerden çıkmaya başladığında zavallı kocam onu sakinleştirmek için evde birkaç mum olduğunu, eğer biraz sabrederse şömineyi de yakacağını söyleyerek mutfağa doğru yürüyüp çekmeceleri karıştırmaya başladı. Hayır Kocacığım, bütün mumlar şöminenin ve yemek masasının üzerinde. Eğer dikkatli bakarsan bir tanesi de mutfak tezgahında senin kendisini fark etmeni bekliyor. Sürekli yanlış yerlerde yanlış şeylerle uğraşıyorsun ve ben bundan da çok sıkıldım. Yemek masasından önce kahve fincanımı fark etmesini beklediysem de çekmeceleri çarptıktan sonra küfrederek merdivenlerden çıktı. Yatak odamıza girdikten sonra kadının sesi daha da yükselince kendime kızmadım değil. Ben buna hiçbir zaman cesaret edemedim. Benim için, duvarları yüksek bir hapishane inşa edip; tüm otoritesi, tüm kuralları ve acımasızlığıyla kendini ulaşılmaz bir yere koyan zavallı kocam, ona karşı nasıl da mazlum. Esaret altına girdikten sonra cesareti kırılan köleler gibi kadına yalvarırken rüzgârın uğultusu beynimi ezmeye başlayınca derin bir nefes alıp verdim. Hazırladığım tüm sürpriz boşa gitmişti. Oysa ne güzel eğlenecektim. Bu gece, bu kadının ve kocamın yüzünü seyrederek içimdeki tüm pisliği ortaya döktükten sonra buradan ve onların hayatından def olup gidecektim. Genç kadın için elektriklerin olmaması nasıl bir hayal kırıklığıysa, varlığımdan haberdar olmamaları da benim için öyle. Derken sesler kesildi. Ne olduğunu anlamaya çalışarak sessizliği dinledim. Hiçbir şey duyamıyorum. Rüzgâr çanları gecenin üzerine çekilmiş perde gibi tüm sesleri kapatıyor. Kapıyı araladım. Sessizce merdivenlere doğru yürüdüm. Basamakları çıkarken onların sesini değil kalp atışlarımı duyuyordum. Nefesimi tutarak kapının önüne doğru yürüyüp kulağımı kapıya doğru yaklaştırdığımda fısıltıyla konuşuyorlardı. Sevişmeye başlamışlar. Bu ne hız? Bir an kapıyı açıp "sürpriz" diye bağırmayı düşündüysem de hemen kendimi frenledim. Ama bu fikir çok hoşuma gitmişti ve kısık sesle de olsa istemsiz gülümsememe neden olmuştu. Sesimi engellemek için aniden elimle ağzımı kapattım. Onları orada, bütün rezillikleriyle bırakarak merdivenlere doğru tekrar hareket ederken üzerimde, kendileri için hazırladığım masayı sabah fark ettiklerinde burada olduğumu anlayacaklarını bilmemin keyfi vardı. Kedi gibi sessiz adımlarla merdivenlerin ilk basamağına adım attığımda kadının; "hamile olduğumu karına ne zaman söyleyeceksin?" sorusunu duyunca olduğum yerde donup kaldım. Şaka mı bu? Güya gecenin sürprizcisi ben olacaktım. Yavaşça merdivenlerden inip şömineyi yaktım. Islak odunların arasına iliştirdiğim çam kütükleri hemen alev aldı. Genç anneyi üşütmemek lazım. Ne de olsa benim, kocamın eksiklik gözüyle baktığı bir boşluğumu kapatmış. Arka bahçeye açılan kapının önünde duran büyük vernik kutusunun kapağını açıp usulca döktükten sonra şömineye doğru akışını izledim. Ertelenen her şey bir gün er ya da geç insanın hayatına sızıyor. Ardiyede duran mazot bidonunu yarıya kadar boşalttıktan sonra tekrar yerine bıraktım. Mutfağa gidip doğal gaz borusunu gevşettiğimde işim neredeyse bitmişti. Burası birazdan gerçekten çok sıcak olacak. Hatıra olsun diye kahve fincanımı ve vernik kutusunu yanıma alıp evden çıktım. Kapıyı, kocamın anahtarlarıyla kilitledikten sonra evin arkasındaki ormana doğru koşmaya başladım. Yağmur tüm varlığımı silecek kadar hızlanmıştı. Ormanın derinliklerine mesken olan yüksek tepeye ulaştığımda nefesim kesildi. Bir ağacın kuytusuna oturup, az sonra duyacağım büyük gürültüden önce, bir süre kapının önündeki rüzgâr çanlarını dinledim.





Sevim Demiröz



Cuma

Kirpi Edebiyat Nisan Yazısı "Olsun" yayında

KİRPİ EDEBİYAT NİSAN





OLSUN










Bazen öyle olur. Söyleyecek bir düzine cümlen varken nereden başlayacağını bilmediğin için susarsın. Sıra sana geldiği halde susarsın. Daha önce işe yaramadığı için susarsın.

Çünkü bilirsin; her savaş kendini tekrar eder ve bir gün er ya da geç bütün aşklar biter. Çarpan bir kapının, kayıplara karışan bir adres olduğunu anlarsın.

Mutfak camından bakarsın o zaman hayata. Şarap kadehindeki ölü üzüm tanelerinden. Çöp kutularının kenarına tekmelenmiş kedi cesetlerinden. Su birikintisine bırakılan kağıt gemilerden...

Böyle durumlarda daha da eskitir seni zaman. Her geçen saniye biraz daha yaşlanırsın. İçinde gündüze sığmayan, geceye de tutunamayan yaşlı, aylak bir dilenci gezintiye çıkar. Avunacak bir şey ararsın.

Bazen öyle olur.

Bazen bir suçun, idam edilemeyecek kadar aciz olduğunu anlarsın.



Olsun.



En iyi ihtimalle, yaşlanmanın ödül olduğu yirmi birinci yüzyılda -tükenişin içindeki son kırıntıyı ufak bir manzara için heba edip- hayatı yap boz tahtasına çevirerek de olsa yaşıyoruz işte. Oysa yılların yeterliliği bazen bozuk para üstü gibi, biliyorsun. Cüzdanın astarını zedelemekten başka hiçbir işe yaramıyor. Gözden çıkarılan, olmasa da olur gözüyle bakılan bir avuç yük. Zirvede bıraka-bilenleri alkışlamak lâzım. Çünkü ömür uzadıkça sabır kısalıyor ve belki de kış, bu yüzden var. Uzuyor geceler. Karanlığı kendine pay edip daha iyi bakıyorsun sessizliğe, sonsuzluğa...

İnsan bu kıvama ne zaman geliyor? Yürünecek yollar mayın tarlaları gibi tehlikeli olsa da -gözünü karartıp- sağlam adımlarla kendisi için ne zaman yine kendinden vazgeçiyor?

Seyreltilmiş bir hayatı başkasının avuç içlerine bırakacak kadar savruk harcadıktan sonra, küçük bir tahtanın üzerine geri sarılmaya çalışılan ip gibi; biraz kirlenerek, biraz simetrisi bozulmuş ve bir hayli sunî, arta kalan zamanı kurtarmaya çalışıyoruz.

Pek dilim varmıyor ama: Değirmen taşlarının arasında ezile ezile parçadan bütüne giderken bu melodramda en çok biz suçluyuz.




Bazen öyle olur. Olsun. İp dediğin bir elde ediş yöntemi. Kimine dar ağacı, kimine kukla, kimine uçurtma.

Asıl mevzu nerede durduğumuz.










Sevim Demiröz

Cumartesi

Kirpi Edebiyat Mart Yazısı / İki Yargı Tek Gerçek

KİRPİ EDEBİYAT MART







Sabah saat dokuz. Havanın yağmurlu olması bir şeyleri değiştirmek için yeterli değil elbette ama o gün yolculuğa çıkacaklar için bunun şanssızlık olduğu düşünülebilir.


İstasyonun önünde TCDD’ ye ait 1900’ lü yılların başından kalma eski bir lokomotif ve o lokomotifin yanına çocuklar için kurulan iki salıncak, mendil satan çocuklar tarafından karargâh kurulan bir çeşme ve her istasyonun olmazsa olmazı dilenciler.


Kız elindeki bavulu bu kombinasyonun arasından güçlükle sıyrılarak-olan gücüyle çekip-istasyona girer. Çocuk onun gereksiz telaş yaptığını mırıldanarak arkasından yürüyordur. Görevliye biletini gösteren kız gülümseyerek çocuğa bakar. Trenin gelmesine daha vakit vardır. Kız, gar gişesinin üst kısmına asılan büyük yuvarlak saate göre saatini ayarlar. Sonra dışarıya çıkıp istasyonun köşesindeki banklara doğru yürümeye başlarlar. Bavulları bankın kenarına doğru iliştirip;


“Gereksiz telaş yaptığını söylemiştim” der çocuk

Kız hafifçe gülümser;

“Trafik yoğun olsaydı aynı kuruntuya sizde kapılırdınız bay çokbilmiş”

Çocuk sırt çantasını banka bırakır, saatine bakar. Bu arada kız çantasını karıştırmaya başlar. Sigara arıyordur. Sigarasını bulduktan sonra tekrar çantasını karıştırmaya başlar.

“Çakmağımı bulamıyorum”

“İyi bak, çantadadır”

“Yok. Birinden isteyelim” derken etrafa göz gezdirir. Üç bank ilerde tren raylarına bakan bir kadın oturuyordur. Kız kadının yanına gitmek için yerinden kalkar, birkaç adım sonra çocuk arkasından seslenir;

“Sigara içmek yasak sanırım”

“Öyle mi?”

“Levha var”

Kız yüzünü buruşturarak yerine tekrar oturur. Sigarasını çantasına bırakırken gözü tek başına oturan kadına ilişir. Kadın hala tren raylarına bakmaktadır. Bir müddet kadını seyreder.

Sonra kendinden emin bir ses tonuyla;

“Şu kadın… ”

Çocuk kadına doğru bakıp;

“Tanıyor musun?”

“Hayır….”

Çocuk çantasından gazeteyi çıkarır. Banka iyice yerleşir. Kız, çocuğu hafif iterek;

“Cephe konumlandırması yapmıyoruz, gazete okuyoruz”

Çocuk gülümseyerek karşı banka geçer.

“İyi mi böyle?”

Kız gülümser;

“Süper”

Her ikisi de gazetelerine dalmışken, kâğıt mendil satan çocuklar gelir yanlarına. Sonra çocuğunu sırtına zımbalamış dilenci bir kadın. Sonra sözde çocuğu hasta olmasa aslında hiç dilenmeyecek başka bir kadın. Sonra bir adam gelir, yola çıkacaktır ama bilet parası yoktur. Bütün bunların arasında kız birden yerinden fırlayıp ayağa kalkar:

“Sigara mı içsek?”

Çocuk istifini bozmaz. Kız gazeteleri toparlarken kadına tekrar gözü ilişir. Yavaşça yerine oturup:

“Kadın intihar edecek” der.

Çocuk şaşırır. Ne olduğunu ilk önce anlamaz. Sonra yüzünü kızın baktığı yöne çevirir. Tek başına oturan kadının hala tren raylarına baktığını görür.

Küçümser bir tavırla;

“Saçmalıyorsun”

Biraz sessizlik olur. Kız kadından gözlerini ayırmadan konuşmaya devam eder;

“İntihar edecek”

Çocuk kadına tekrar bakar. Kadın gerçekten gözlerini hiç ayırmadan tren raylarına bakıyordur.

“Sanmıyorum” der çocuk. Bence çık dışarıya bir sigara yak, yol sende gerginlik yarattı”

Kız çocuğa bakar. Sonra tekrar kadını izlemeye koyulur. Çocuk;

“Bakma o tarafa, saçmalamayı da kes”

Kız kadına bakarak soğuk bir ses tonuyla;

“Kadın intihar edecek. Bu hissi iyi biliyorum”

Çocuk suratına tokat yemişçesine şaşkınlıkla kıza döner;

“Saçmalamayı kes diyorum sana !”

Kız susar. Yüzünü yere çevirir. Çocuk gazetesine geri döner. Uzun bir sessizliğin ardından soğuk bir ses tonuyla kız tekrar konuşmaya başlar:

“Bu anı biliyorum. Çaresizliğin son demi. Eğer kendin için yapabileceğin bir şey kalmadıysa tek seçeneğin vardır; o da ölmek. Sana engel olacak kimse kalmamıştır. Sana ait hiçbir şey kalmamıştır. Çekilecek acı kalmamıştır. Önce hissizleşmeye başlarsın. Sonra kendi benliğini hatta yaşadığın hayatı yok edercesine defolup gitmek istersin. Paramparça bir hayata, tek parça cesedi yakıştıramazsın. O yüzden tuzlu bir denizin dibine mezar kazmak ya da bir trenin bir tırın önüne atlayıp paramparça olmak istersin. Sanki cesedini bulamadıklarında veya toplayamadıklarında seni de unutacaklarmış gibi gelir. Acı bir hayatı unutturacak tek şey daha acı bir ölümdür. Çünkü ne yaparsan yap, hep sonlar belleğe kazınır.”

Çocuk büyük bir şaşkınlık içerisinde kıza bakakalır. Biraz susar. Tam konuşacakken vazgeçer. Kızın yüzüne bakarken kız avucunun içindeki mendili un-ufak etmek istercesine sıkıyordur. Çocuk kıza doğru eğilip kendinden emin bir ses tonuyla;

“Belki intihar etmeyecektir. Belki istemediği, hiç istenmediği bir kente doğru yolculuğa çıkıyordur. Sen hiç senden nefret edilen bir kente gitmek zorunda kaldın mı? Senden nefret edilen bir evin kapısını çaldın mı? İstenmediğin bir evde, tiksindiğin bir hayatı yaşamaktan bahsediyorum sana. Bir düşün bunu. Sana lanetliymişsin gibi yüzüne bakmadan konuştuklarında ve her konuşmada gitmen gerektiğini hatırlattıklarında gidecek hiçbir yerin olmadığı için, her sabah aynı konuşmalara ve bakışlara bulaştığını düşün. Belki birazdan ölümden daha beter bir yolculuğa çıkacaktır. Onu bir anda öldüren değil de, adım adım öldüren bir yolculuğa.

Kızın gözleri dolmuştur. Belli etmeden yüzünü başka tarafa çevirir. Kâğıt mendilini buruşturup kaldırımın kenarına doğru fırlatır. Bu sırada trenin anonsu yapılır. Kız dönüp kadına bakar, kadın yüzünü trenin geldiği yöne doğru çevirmiştir. Çocuk yerinden kalkar. Sırt çantasını omzuna alıp kızın bavulunu çekiştirir. Kız tren düdüğü duyulunca birden panikler ve yerinden fırlar;


“Ben yinede kadının yanına gideceğim. Bir şey yapmaya kalkarsa onu engelleyebilirim.”

Çocuk, kızın kolunu sert şekilde kavrayıp onu yerine oturtturur.

“Hala saçmalıyorsun. Engellesen n’olacak? Sonra tekrar dener, sen sadece erteleyebilirsin”

“Göz göre göre ölmesine şahitlik edemem. Nasıl bu kadar vicdansız olabiliyorsun?”

“Gözünün görmediği şeyler gerçekleri değiştirmez, bunun vicdanla alakası yok.”

Kız, ikna olmamıştır ama tekrardan engelleneceğini bildiği için ısrar etmez. Bavulunu alıp kadının olduğu yöne doğru yürümeye başlar. Bu sırada istasyon bir hayli kalabalıklaşmıştır. Kadına bakarak yürürken birkaç kişiyle çarpışan kız, özür dileyerek tekrar yürümeye çalışır. Bu sırada çocuk, gözünü kızdan ayırmaz. Kız, tam kadının hizasına geldiğinde yine biriyle çarpışır ve çantası yere düşer. Eşyaları yere saçılmıştır. Çocukla birlikte alelacele çantasını toplamaya çalışırken, kadının yanına bir adam gelir ve kadının bavulunu alıp koluna girer. Kız ve çocuk onlara bakarken kadın, katlanabilir bastonunu açar ve etrafa çarpmadan yürümeye çalışır. Kadının kör olduğunu anlayan kız eşyalarını toplamaktan vazgeçip yere oturur. Çocukla bir süre bakışırlar. Çocuk gülerek eşyaları toplar ve kızı yerinden kaldırır.

“İhtimaller kötüdür”

Kız gülümser. Şaşkınlığı üzerinden atmaya çalışırcasına başını sağa sola çevirir.

“Ön yargılar daha kötüdür”

Tren anonsu tekrar yapılır. Kalabalık arasından sıyrılarak vagona binerler. Çocuk bavulları yerleştirdikten sonra kızın yanına oturup;

“Sigara saçmalamayı engelliyor diyorlar doğru mu?”

Kız gülerek çocuğa bakar. Hiçbir şey söylemeden yüzünü cama çevirip gülümsemeye devam eder. Tren yavaşça hareket etmeye başlar. İstasyondan adım adım uzaklaşırlar. Bilet kontrolü yapan memur gelir;

“İyi yolculuklar. Biletlerinizi görebilir miyim?”

Kız yavaşça çantasını kucağına alır. Çantasını karıştırmaya başlar. Görevli bu sırada kızı beklemekten vazgeçmiş, yan taraftaki yolcuların biletlerini kontrol ediyordur.

Çocuk tedirgin bir ses tonuyla;

“N’oldu?”

Kız, aramaktan vazgeçmiş, çantaya bakarak:

“Biletler yok”

“Şaka yapıyorsun”

Kız gülerek;

“Bir şaka daha yapmamı ister misin?

Çocuk koltuğa yaslanır ve teslim olur vaziyette gülümseyerek;

“Yap bakalım”

Kız avucunu çocuğa doğru uzatır ve;

“Çakmağı buldum”




Sevim DEMİRÖZ

Salı

Kirpi Edebiyat Şubat Yazısı / Monolog Yaşamlarda Kinetik Hareketler



KİRPİ EDEBİYAT ŞUBAT YAZISI MONOLOG YAŞAMLARDA KİNETİK HAREKETLER




MONOLOG YAŞAMLARDA KİNETİK HAREKETLER


Sabah saatleri... Arabanın vitesini beşe aldım. Hızım o kadar artmıştı ki sağ şeridin beyaz çizgilerini ekvator çizgisi gibi tek parça görmeye başlamıştım. Önümdeki keskin virajları direksiyon hâkimiyetimi kaybetmeden alıyor, sağ tarafımda güneşle sevişen mavi denizi göz ucumla selamlamanın keyfini sürüyordum. Merhaba dünya, merhaba yeryüzü, merhaba bu yeryüzünde insansız yaşam sürebilen bütün canlılar! Tanrı tarafından sanki alelade iliştirilmiş uçurumun o eşsiz manzarası "Benim tadımı çıkar." diyordu. Tabiat Ana'nın söylediğini yaptım: Koltuğa biraz daha gömülüp hızımı kesmeden, gökyüzüne misinayla asılmış gibi duran bulutları seyretmeye başladım. Mavinin mavi, sarının sarı olduğu güneşli, biraz da rüzgârlı bir sabahtı. Uçurumun ucuna kroket kağıdı gibi yapıştırılmış manzaraya, son sürat araba kullanmanın heyecanı da eklenince keyfim yerine gelmişti. Radyoyu açıp keyifli bir müzik buldum. Arabanın camından içeriye ıtır ve çam kokusu dolarken yolun diğer ucundaki nehir manzarası karşımda cüretkar biraz da ulaşılmaz duruyordu. Kuş bakışı manzaraya, dümdüz vadinin orta yerine kocaman mavi boya şişesi devrilmiş gibi görünürken "Tanrım, sen çok sağlam bir ressamsın." dedim. Duyduğunu sanmıyorum. Sarıdan kızıla dönen toprak parçalarını ağaçların gölgesi süslüyordu. Ağaçlar, şiir gibi yürüyüş yolunun etrafında sıralanmış, ince yolun gökyüzüyle birleştiği yere kadar uzanırken; asfaltın üzerinde değil de, tabiat ananın vücudunda seyahat ediyormuşçasına doğayı ve doğanın bütünlüğünü ruhumda hissetmeye başlamıştım ki nereden ve nasıl çıktığını anlamadığım kocaman bir tırın kornasından elini çekmeden hızla üzerime doğru geldiğini fark ettim. Akvaryumda yaşayan küçücük bir balıkla kocaman köpekbalığının karşılaşması. Sonum gelmişti. Muhtemelen arabamın beş katı büyüklüğünde, sadece ön cephesinin görünümü bende karıncayla filin hikayesini anımsatan bu koca canavar, ölümün soğuk nefesini ensemde hissettirmişti. Bütün hücrelerim benden bağımsız bir şekilde acı çekerken artık kendim için yapabileceğim hiçbir şey kalmadığını anlayıp ayağımı fren pedalından çektikten sonra direksiyonu uçuruma kırdım. Karşımda duran eşsiz manzara bana kollarını açtı ve arabamla koşarak onunla kucaklaştık. Hızla takla atıyordum. Ağaçlara çarpa çarpa yuvarlanırken kendi ölümüme şahitlik etmek istemediğimden olsa gerek ellerimle yüzümü kapatmıştım ki : "Ölüyorum şampanya getirin*" diye bağırarak uyandım. *(anton çehow)


Derin bir nefes alıp yatağın içinde doğrulurken hayatta olup olmadığımı anlamak için güncel hayatın materyallerine göz gezdirdim. Duvarda asılı duran tablodan yerdeki tavşan terliklerime, kitaplıktaki kitaplardan elbise dolabının aralı kalmış kapağına, çalışma masamın üzerindeki müsvedde defterlerden, renkli kalemlerime varana kadar üç boyutlu kâbusumun beş boyutlu realizmimimle buluşmasına göz gezdirirken, bunu resmi törenlerle kutlayacak seviyeye gelmiştim. Hayatta olduğumu anımsatan bilinç altıma teşekkürü bir borç bilip yastığıma tekrar gömülürken, kan ter içinde kalmış olmanın verdiği rahatsızlıkla yorgana bir tekme atıp idam mâhkumu gibi asılı duran perde kornişlerini seyretmeye başladım. Çatıdan sesler geliyordu. Aldırmadım. Aldırmadığım şeylerin başında hayatımın gidişatı vardı. Buna da aldırmadım. "Bugün günlerden ne?" sorusunu yaklaşık bir aydır sormuyordum kendime. Uyandığımda saatin kaç olduğunu önemsemememden olsa gerek, saatin durmuş olmasıyla değil tozunu almakla ilgileniyordum. Kuş öğünü gibi yemeklerle öğün geçiştirip, markete gitmeye üşendiğim için çok sevdiğim sigarayı bir haftadır içmiyordum. Hayalet gibi yaşamaya başlamıştım. Diğer hayaletlerden tek farkım içine kapanık bir hayalet olmamdı. Kendini unuttuğunda zaman anarşistleşir, böyle durumlarda birilerinin sana zamanı hatırlatması gerekir. Hatırlanmak isteyip istemediğimden emin değildim. Monolog hayatımın tek kinetik noktası rüyalarımdı fakat onda da; ya trafik kazası geçiriyor, ya uçurumdan düşüyor ya da köpeklerden kaçıyordum. Beynim aksiyon yuvası, hayatımsa son durakta son otobüsü kaçırdığının farkında olmayan gece bekçisi... Ömrüm nafile bekleyişler sinsilesi... Duvardaki Joan Miro röprodüksiyonundan gözümü ayırmadan yatağın içinde bunları düşünürken kendi hayatıma karşı açtığım savaştan mağlup olduğumu bilerek tekrar uyumaya çalışıyordum ki telefon çaldı. Telefon masanın yanındaki prize takılı, ben masaya üç adım uzaklıkta kalksam mı kalkmasam mı, açsam mı açmasam mı diye düşünürken sustu. Yastığı başımın altından alıp üstüne koymuştum ki tekrar çalmaya başladı. Yastığı duvara fırlattım. Güç bela yataktan ayrışıp telefona uzandığımda kötü bir görüntüden sonra aniden yüzünü çeviren halet-i ruhiyeyle yüzümü telefondan uzaklaştırdım. Bir kâbustan yeni uyanmışken başka bir kâbusum olan alt komşum arıyordu. Tavana bakarak telefonu cevapladım:

"Efendim Asuman"

"Merhaba, ben Cırcır Ev Aletlerinden Asuman, Burcu Hanımla mı görüşüyorum?"

"Asuman, bu kurumsal konuşmalar bende işe yaramıyor almayacağım."

"Burcu Abla lütfen, bak bugün de satış yapamazsam patronum maaşımdan kesinti yapacak."

"Satış yap Asuman sana yapma diyen mi var? Ama ben almayacağım."

"Meyve sıkacaklarında yüzde elli indirim yaptık, dört taksit imkânı da var."

"Meyve sevmiyorum."

"Mikrodalga'larda da indirim var."

"Yemek yapmıyorum."

"Saç maşası? Saç maşası al, böyle kıvır kıvır yaparsın saçlarını olmaz mı?"

"En son saçlarımı ne zaman taradım hatırlamıyorum."

"Burcu Abla ölmüşsün ağlayanın yok."

"....."

"Burcu Abla, orda mısın?"

"Görüşürüz Asuman."

Telefonu kapattıktan sonra kendi kendime söylenerek tavşan terliklerimi giyip Balığım Jakabo'nun yemini vermek için oturma odasına geçtim. Ölmüşüm de, ağlayanım yokmuş da bilmem neymiş... Saçlarımı taramamam öldüğüm anlamına mı geliyor? Ben kuaför salonlarında ne kitlesel zombiler görüyorum, ruhlarını öldürdükten sonra bedenlerine anlam yükleyen. Ne mezarsız ölüler var bu dünyada şekli bozulmasın diye insanlığından fire veren. Ben onlar gibi miyim Asuman?! Büyüyünce anlayacaksın şekilciliğin ve statükonun ne iğrenç bir fırkat olduğunu. Magazin dergilerinin aslında kadınlar için değil de erkekler için basıldığını, sosyolojik konumlama hesaplanırken hesap makinesinin başına oturan on kişiden sekizinin senin saç maşası satmanı yasaklayacak düşünceye sahip erkekler veya östrojen hormonu kaybolmuş karakterlerden oluştuğunu ve bu yüzden kadro listesine girdiğini; kadınlığın tende değil, bacak aralarında değil; şaçta, ruj markasında, yarış atı gibi eğersiz çıkarıldıkları güzellik yarışmalarında, kılıkta, kıyafette, görevli gibi addedilen yatakta, mutfakta, namusta değil, tecavüz edildikten sonra kadın olduğunu fark eden anayasada değil; ruhta, kalpte, vicdanda olduğunu sen de anlayacaksın. Uçurtmasının ipi koptuktan sonra gökyüzüne el sallayan kadınların da günü gelecek elbet. İşte o zaman bir kadına yakışan en güzel kıyafetin özgürlük olduğunu sen de anlayacaksın!


Oturma odasındaki kısa çaplı mitingimin tek katılımcısı Jakabo beni görünce her zaman yaptığı gibi kafasını cama vurmaya başladı. Yüksek sesli konuşmamdan mı yoksa erkek olmasından mı bilemiyorum ama psikopat balık, her altı saniyelik hafızasının beş saniyesini bana kafa tutmakla harcamıştı. "Ben bunu hak etmiyorum Jakabo, biz bunu hak etmiyoruz" diye bağırdıktan sonra bir parça yem alıp suyun yüzeyine serpiştirdim, sonra da mutfağa geçtim. Asuman'a acayip kurulmuştum ama bunun saç maşasıyla alakası yoktu. Beni ne zaman görse; "rengin soluk, şeklin bezik, sesin çatallı" demesi artık sinirimi bozuyordu. Buzdolabının raflarıyla biraz bakıştık. Yemek yemek tamamen angarya bir iş. Yıl kaç oldu hâlâ icat edemediler şu yemek kapsüllerini. Buzdolabının kapağını hızlıca kapatıp lavaboya doğru yol aldım. Dişlerimi fırçalarken aynada saçlarımın 100 watt elektrik verilmiş gibi olduğunu görünce Jakabo'nun isyan sebebinin açlık değil saçlarım olduğunu fark ettim. Bir kadının başına gelen felaketlerin ilk sırasında topuklu ayakkabı vardır, ikincisi sütyen, üçüncüsü de hergün ilgilenmek zorunda olunan uzun saçlar. Mütemadiyen hergün tara, şekil ver, sonra fırçayı temizle, sonra lavabo ve yerlere saçılan saçları temizle, haftada en az bir defa saç bakımı yap vs vs vs. Sonrasında bize getirisi ne? Beyazlamak. Bu düpedüz nankörlük! Çok sevdiğim bir arkadaşımın öğüdü geldi aklıma: Sorunu bul, ortadan kaldır, kök nedene in ve bir daha oluşmasını engelle. Fırçayı bırakıp saç tokamı aldım. Sorunu kökünden halletmek için hazırlanmaya başladım. Evden çıkma fikri pek cazip gelmese de sorunu partiküllerine hatta moleküllerine ayırmaya karar vermiştim. Bu sırada çatıdan gelen sesler giderek artıyordu. Tamirat sesine ustaların türküleri de eklenince evin içi Sanayi Sitesine döndü. Çekilir gibi değil ve ben bunu hak etmiyorum. Mevsimlerden kış, şehirlerden İstanbulsa ağız tadıyla depresyona girmenize bile izin vermezler. Kuaför için alelacele hazırlanmaya başladım. Dışarıya çıkacaktım inanılır gibi değil. Bana göre monolog yaşamımda kinetik hareketler bunlar. Binanın önüne çıktığımda kendimi karaya vuran balina gibi hissediyordum.


Evin arka tarafındaki otoparka giderken köşe başında ev sahibimi gördüm. Soğuk havanın psikolojik baskısına dayanamayıp kasketini indirmiş, kabanının yakalarını kaldırmıştı. Kıyafetlerinin arasında Ninja kaplumbağa gibi görünüyordu. Bu Ninja Kaplumbağa'nın dikkatini çekmek için ıssız adaya düştükten sonra geçen uçaklara kollarını sallayan insan moduna girdim. Beni gördükten sonra çatıyı göstererek; "Bu mevsimde çok akıllıca bir hareket değil" diye bağırdım. "İyiyim kızım sen nasılsın?" diye karşılık verdi. Cebinde üç kuruş fazla kalsın diye kışın ortasında çatı tamir ettiren sağır bir ev sahibim, balık olduğunu unutup kendini ejderha zanneden, beni her gördüğünde isyan çıkaran bir balığım, insanlara ev aletleri satmaya çalışan, beceremeyince de kendisine satış yapıp evini züccaciye dükkanına çeviren ergen bir alt komşum var. "Ben bunu hak etmiyorum" diyerek binadan uzaklaştım. Keşke bu kadar erken konuşmasaydım.

Bir yandan arabaya doğru yürüyüp diğer yandan çılgın milyoncuların dükkânını andıran çantamın içinde anahtarlarımı ararken ev sahibim arkamdan seslenip "Burcu çalışıyor mu o araba?" diye gevrek gevrek güldü. Durdum. Derin bir nefes alıp tekrar yürümeye başladım. Tadilat yapan ustalar da gülmeye başlayınca ev sahibime dönüp hiçbir şey söylemeden sığ bir gülümseme attım. Söylesem ne olacak? Zaten duymuyor. Binanın en alt katında Asuman'ın babasına ait nalbur dükkânına uğrayıp, arabamın arkasındaki kamyoneti göstererek "Murat Amca çıkacağım kamyoneti çeker misin?" dedim. Şaşkın ifadeyle burnunun ucunda duran okuma gözlüğünü çıkarıp sandalyesinden kalktı. Yanıma geldiğinde aynı soruyu o da sordu:

"Burcu çalışıyor mu bu araba?"

Küçük bir kız çocuğunun babasına posta koyması gibi biraz sitemkâr, biraz da isyankâr bağırmaya başladım:

"Amcacım elbette ki çalışıyor, eski bir araba olması çalışmayacağı anlamına gelmez!"

"YokYok, ondan demedim, arka sol lastiği inmiş ya, çalıştırsan da işe yaramaz diye dedim."

Arabanın arkasına doğru yürüyüp manzarayla yüzleşince lastiği tekmelemeye başladım. Çantamla da birkaç defa arka kaportasına vurdum. Rüyamda beni hız yüzünden kocaman bir tırla karşı karşıya getirip direksiyonu şarampole kırmamı sağlayan, bana ecel terleri döktüren bu araba, gerçek hayatta hız kelimesinin karşıt anlamıydı. En büyük özelliği gitmemesi olan bir araba olur mu? Oluyordu işte. Elerimle yüzümü kapatıp sakinleşmeye çalıştım. Sonra kendi kendime: Sorunu bul, ortadan kaldır, kök nedene in, bir daha oluşmasını engelle" diyerek Murat Amca'nın dükkânına hızlı bir giriş yaptım:

"Amcacım benzin var mı sende?"

"Benzin ne arasın bende. Benzini mi bitmiş?"

"Mazot var mı?"

"Kızım ben Petrol Ofisi miyim mazot bulundurayım, mazotu mu yok?"

"Murat Amca neden soruya soruyla karşılık veriyorsun? Bana yanıcı, patlayıcı, havaya uçurucu bir şey lazım işte!"

Gülümseyerek kalktı yerinden. "Ben hallederim" diyerek arka taraftaki deponun yolunu tuttu. Ben lokum dinamitlerle dönmesini temenni ederken, o; arabanın lastiğini şişirmek için bir dünya alet edevatla çıkıp geldi. Birkaç komşu da ona yardım etmek için gelip el birliğiyle inmiş tekerleği şişirdiler.

Arabayı çalıştırdık. Murat Amca kendi arabasını çekip çıkmam için bana yer açtığında şoför koltuğuna kuruldum. Geri geri çıkarken bütün sokak camlarda beni izliyordu. Yavaşça kornaya basıp Murat Amca'ya teşekkür mahiyetinde selam çakacaktım ki korna çalışmadı. Hiç fire vermeden elimle selamlayıp gülümsedim. Kornanın çalışmadığını anlamış olmalı; kolunu iki yana açıp "yok artık" dedi ve desibeli yüksek bir kahkaha attı. Ben de ona eşlik ettim. Yavaşça dar sokaktan caddeye doğru çıktığımda bir nebze de olsa sakinleşmiştim. Yolda, yanımdan geçen arabaların içindekiler birbirlerini dürterek beni ve arabamı gösterseler de hiç keyfimi bozmadan sanki altımda son model bir Maserati varmış gibi ilerliyordum. Beyoğlu'na geldiğimde sıkışan trafikten ara sokağa kıvrılmam yarım saatimi aldı. Ülkenin en işlek caddesine en berbat yol güzergâhı yapmakla ünlü Belediye Planlamasına söylenerek sokağa girdim. Sokak, kitlesel bir birliğin dayatmasıyla sanki ölmüş birine kalp masajı yapmaya çalışıyormuşçasına can çekişiyordu. Kaldırım taşlarının midesi artık bu yığını kaldırmıyor, benzi solmuş, hastalıklı ve ölgün görünüyordu. Beyoğlu'nun arka sokaklarında anne ve babaların çocuklarını tembihledikleri sınırı geçersen mayın patlar ikaz cümleleri içime sinsi bir yılan gibi çöreklenmişti. Arabamı müsait bir yere park edip içimdeki yılanı zehirledim.

Kuaför salonuna girdiğimde neredeyse konfetilerle karşılanacaktım. Kuaförüm Dilek, müşterisinin üç tel saçını boyamayı bırakıp yerini kalfasına teslim etmiş, beni kolumdan tutup odasına sürüklerken sağa sola direktifler vermeye başlamıştı. Çok önceleri saçma sapan bir kasiyere sinirlenip keşmekeş şekilde girdiğim bu kuaför dükkânı ve hikayesine öylesine dahil olduğum bu kadın, sonralarda en yakın arkadaşlarımdan biri olmuştu. "Arıyorum açmıyorsun, mesaj atıyorum dönmüyorsun" diye beni azarlarken bir yandan da çıraklarına "bize kahve yapın" diye bağırdı. Onun bu tavrı hoşuma gidiyordu. İlk tanıştığımız zamanlarda ayaklarının değil parmak uçlarının üzerinde durmaya çalışan, en ufak bir sarsıntıda yerle yeksan olan, çalışmayan kocasına ve kendisine dünyayı dar eden patronuna karşı teslim bayrağını çekmiş bir kadınken; şimdilerde çalıştığı yeri satın almış, kocasını boşamış, yeniden evlenmiş ve sekiz aylık hamileliğiyle reel anneliğine gün sayan ufak bir kobi olmuştu. Ben bunları düşünürken o, kapının önünde eze eze kobiliğin tadını çıkarıyordu. Gülümsedim. Yanıma gelip oturduğunda eğilip kocaman göbeğinden öptüm. Göbeğine kulağımı dayadığımda henüz bir kimliğe bürünmemiş bu homo sapiens sanki hissetmiş gibi annesinin karnında döndü. Uzun uzun hasbihâl ettikten sonra konu dönüp dolaşıp bebeğe geldi.

"Ne kadar kaldı?"

"Beş hafta ama doktor üç hafta sonra alırız diyor. Zaten kasılmalarım çok fazla, beş hafta sabredemem".

"Cinsiyetini öğrenmedin mi hâlâ?"

"Hayır, sürpriz olsun istiyorum"

"Ne meraksız insansın sen, ben olsam doktora cinsiyetini resmî tutanak tuttururdum."

"Herkes sen değil şekerim, ben sürprizlerden hoşlanıyorum".

Gözümü yana devirip "hiç bana göre değil" dedim. Kataloglardan birini alıp kısa saç modellerine bakarken kısa boylu bir kadın kahve fincanlarıyla içeriye girdi. O arada arkadaşım belini tutmuş odanın içinde volta atıyordu.

"Hayırdır saçlarını mı kestireceksin?"

Katalogdan bir saç modeli gösterip:

"Evet, böyle kısacık, hatta toka tutmayacak kadar kısa."

"Bu saçlara kıyılır mı, hayatta kesmem!"

"Nasıl kuaförsün sen, ben ne istersem onu yapmakla mükellefsin."

"Kesmem, git başkasına kestir."

Kataloğu kapattım.

"İyi madem, biraz kısaltalım o zaman." dedim. Gülümseyerek gözlerini açıp kapadı. Kahveler bittikten sonra masanın çekmecesinden mavi bir dosya çıkarıp önüme koyarken "gelmişken şu maliyet hesaplamasını da yapıver" diyerek önümdeki sehpanın üzerine bıraktı. Hiçbir şey söylemeden suratına baktım. Dosyayı sehpanın üzerinden alıp kucağıma bırakırken kahkasına engel olamıyordu.

"Kurallı birleşik fiiller arasında en nefret ettiğim eylemsi bu."

"Anlamadım."

"Tezlik birleşik eylemi diyorum, eylem artı ivermek. Yapıver, gidiver, ediver."

"Yine bir şey anlamadım."

"Menfaatçisin diyorum, çıkarcısın diyorum, kaşla göz arasında iş yıkıyorsun diyorum"

Ben bunları söylerken bir yandan kahkaha atıyor diğer yandan da iki eliyle alttan üsten göbeğini tutuyordu. Dosyayı alıp çalışma masasına geçerken hesap makinesini getirip bilgisayarın önüne bıraktı.

"Çok incesin, çok teşekkür ederim." dedim.

Tekrar gülmeye başladı. Güldükçe göbeği giderek daha çok sarsılıyor, içi boşalmış ketçap şişesini andırıyordu.

"Lütfen gülme korkuyorum. Git müşterilerinle ilgilen."

"Kahve ister misin?"

"Zahmet olmasın."

"Ne zahmeti efendim, bizim için sizin gibi misafirleri ağırlamak zevk."

"Misafir mi? Sen bana misafir olduğunda ben sana iş yaptırıyor muyum?"

"Evet, yemek yaptırıyorsun."

"Çünkü sürekli yemek yiyorsun."

"Hamileyim ben, olacak o kadar teyzesi" dedi. Hesap makinesini kenara çekerken çaktırmadan gülümsedim. Hayat ne garip; hiç istemsiz, hiç habersiz, hiçbir zahmete girmeden seni bir sıfata büründürebiliyor. Yazılı olmayan bir sözleşme yapıp bir çocuğa karşı vizyonun ve misyonun oluyor. Tabii ben buna hazır mıyım? Elbette ki hayır! Bir atı suya götürebilirsin ama ona zorla su içiremezsin. Muhtemelen Dilek'le bir daha ki görüşmemizde o doğumunu yapmış olacak. Bebeğinin kırkıncı gününde anne kurabiyeleri, poğaçalar ve bebek magnetleri olan bir masanın etrafında bebeğinin doğumundan sonra kırk gün içersinde çekilen üçbinaltıyüzonsekiz tane fotoğrafı tek tek bana gösterirken; diğer yandan kayınvalidesi, annesi ve uzak yakın kadın akraba komitesi bana neden evlenmediğimi sorup duracaklar. Hayır, buna da hazır değilim. Dosyayı açıp hesap makinesiyle haşır neşir olmuşken ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama içeriden gelen ses aklımın şemsiyesini kapatmama yetmişti. Dilek bağırıyordu. Bir an ne olduğunu anlamadan öylece durdum. Sonra ikinci çığlık geldi: Hayır Dilek bana bunu yapamazsın!

Odadan çıktığımda Dilek, müşterilerin bekleme salonundaki kanepeye uzanmış, kuafördeki çalışanlar ve müşteriler de yere düşen şeker parçasının etrafına üşüşen karıncalar gibi Dilek'in etrafına toplanmıştı. Koşarak yanlarına gidip kalabalığı araladım. Hızlı hızlı nefes alıp verirken beni görünce gözlerini aralayıp "doğuruyorum Burcu!" diye bağırdı. Ne yapacağımı bilmez şekilde öylece donup kaldım. Kahve getiren kadın omzumdan tutup silkeleyince "ben bunu hak etmiyorum" diyerek kapıya doğru koşmaya başladım. Arabaya giderken ne derece hız aldığımı fark etmediğimden ani bir fren sesi ve bir otomobil kornası beni kendime getirdi. Özür dileyerek yolun karşısına geçip bu defa da yaya trafiğini aşmaya çalışarak koşmaya başladım. Arabaya ulaştığımda acı gerçeğimle yüzleştiğimden olsa gerek "neden arabaya geldin ki, zaten gitmiyor bir taksi çevirseydin ya" diye kendime bağırırken ceketimin cebinde arabanın anahtarını arıyordum. Etraftan geçenler kendi kendime bağırmamı garipsedikleri için dönüp bana bakarlarken onlara doğru:

"Neyi garipsiyorsun arkadaşım Cihangir burası! Bak orada adam pandomim yapıyor, gidin sanatla biraz haşır neşir olunda garipsemeyin artık insana ait şeyleri" diye kendime bağırmayı kesip onlara bağırmaya başladım. Kontağı çevirip arabayı çalıştırdığımda nasıl olduğunu anlamadım ama altımda yüz beygir gücünde bir araba vardı sanki. Hızlıca sokaktan çıkıp Dilek'in dükkânına doğru direksiyonu kırdığımda trafikle yüzleştim. Kornaya bastım ama nafile,çalışmıyor. Tekrar denedim. Sonra tekrar...tekrar bıkmadan... ve azmin zaferine ulaştım. Bir yandan kornaya basıp diğer yandan öndeki arabaya selektör yaparken camı indirip "arkadaşım doğum yapıyor" diye bağırdım. O önündeki arabaya, diğer araba bir başkasına derken pozitif reaksiyon işe yaradı ve arabalar bana yol vermeye başladı. Dükkânın önüne geldiğimde personellerden ikisi Dilek'in koluna girerek onu yürütmeye çalışıyorlardı. "Geri zekalı mısınız, bir sandalyeye oturtup sandalyeyi itsenize" diye bağırdım. Felaket durumlarını ikiye katlayan başka bir felaket varsa o da analitik zekâsını kullanmayan insanlardır. Onu kapıya çıkardıklarında benim için Nükleer Enerji Santralinden farkı yoktu. Aktif-radyoaktif, psikolojime katı, sıvı, gaz her türlü s*çıyordu. Arka koltuğun kapısını aralayıp "bana bunu yapamazsın!" diyerek patlamaya ramak kalmış bu su dolu balonu koltuğa oturttuktan sonra hızla en yakın hastane yoluna girdim. Bir yandan kornaya basarken diğer yandan arkaya dönüp korkulu gözlerle doğurup doğurmadığına bakıyordum. O arada arabada bizden başka kimsenin olmadığını fark ettim.

"Nasıl personelin var senin, böyle bir durumda nasıl yanında olmazlar?" Derin derin nefes alıp verirken parmağıyla arka tarafı gösterdi. Dikiz aynasından arkamızdan gelen takside olduklarını görünce bu defada:

"Benim arabamı beğenip binmiyorlar da taksiye mi biniyorlar?" diye bağırmaya başladım. Arkamı dönüp baktığımda derin nefesler almaya çalışırken iki eliyle göbeğini tutmuş gülüyordu.

"İki kişiden fazlasını taşımaz diye korktular" dediğinde ben de gülmeye başladım. Ara sokaklardan ana caddeye geçmeye çalışırken birkaç kedi ezmiş olabilirim. Camı silmek için arabanın önüne atlayan adamın sol bacağı hakkında hiçbir fikrim yok. Ve iki şeritli yola araba park ederek yolu tek şeride düşüren araba sahiplerinin yan aynalarının olmadığını görünce arkamdan savurduğu küfürler umrumda değil. Canı kıymetli olan arabanın önüne atlamayacak, arabası kıymetli olan çift şeritli yolu tek şeride düşürmeyecek. Kediler için üzgünüm. N'apalım, hayat buraya kadarmış, şuraya ne yazıldıysa o. Hastane caddesinde trafik yoğunlaşınca tekrardan korna çalmaya başladım.

"Çok az kaldı sabret"

Alnından boncuk boncuk terler dökülürken, trafiği aralamaya çalışıyordum ki birden bir çığlık attı. Olduğum yerde sıçrayıp bir yandan "bana bunu yapamazsın" diye bağırırken diğer yandan elimi kornadan çekmeden öndeki arabaya selektör yapıyordum.

"Ayda yılda bir dışarıya çıkıyorum unutmayacağım anılarla eve geri giriyorum, bana bunu yapamazsın, ben bunu hak etmiyorum!"

"Doğuruyorum!"

"Sakın Dilek, sakın, hayır burada değil, Dilek bana bunu neden yapıyorsun, neden ben Dilek, neden ben?! Dilek, Dilek, ses ver!"

"Doğuruyorum!"

"İyi halt ediyorsun. Sanki insan neslinin soyu tükeniyordu. B*k varmış gibi yemeyin içmeyin çocuk yapın. Sünger gibi emdiniz lan dünyayı, doğurmayın artık lan, doğurmayın!"

Ben bildiğim tüm küfürleri ona ederken o derin nefeslerinin arasında bana gülüyordu. Hastanenin Acil kapısına girerken kornaya asıldım. Hastane görevlileri hemen sedyeyle gelip onu çıkardıklarında sedyenin arkasında düğün konvoyunun arkasından bahşiş için koşan çocuk gibi koşuyordum. Ameliyathaneye girdiğinde nispeten rahatlasam da olduğum yere kendimi sabitlemem imkansızlaşmıştı. Bir hemşiye gelip "iyi misiniz?" diye sordu. "Emin değilim, sanırım bir sakinleştiriciye ihtiyacım var" dediğimde "normal bu durumlar, anne sezeryana alındı çok beklemezsiniz" diyip hastanenin o uzun koridorunda meçhule karıştı. Ben de arkasından öylece baka kaldım. Madem yardım etmeyeceksin neden soruyorsun? diye kendi kendime hayıflanırken telefonum çaldı. Arayan Asuman. Meşgule attım, tekrar aradı. Meşgule attım tekrar aradı. Takriben üç saat önce konuştuk, bu üç saat içinde ne olmuş olabilir Asuman? Küçük işletmen Holding olmaya karar verdi de seni Ceo mu yaptılar? "Ben piştim" diye konuşabilen düdüklü tencereyi mi icat ettiler? Telsiz telefonun başında otururken bu uyuşuk düzeni, bu kahpe sistemi Musa'nın asası gibi ortadan ikiye ayıracak kapital teori mi ürettin?

"Ne var Asuman, ne var?"

"Abla niye bağırıyorsun?" diye sorarken ameliyathanenin otomatik kapısının üzerinde önce Dilek'in ismi yazdı, sonra da pembe bir renk yandı. Kulağımda telefonla ameliyathanenin önündeki duvara sırtımı dayadım.

"Asuman?"

"Efendim Abla."

"Sizde bebek beşiği var mı?"

"Var Abla."

"Siz ev aletleri satmıyor musunuz, bebek beşiği ne geziyor sizde?"

"Bizim patronu bilmiyor musun Abla?"

"İyi, bana bir bebek beşiği lazım, rengi pembe olacak."

"Tamam Abla hallederim. Şey, ben sana bir şey söyleyecektim."

"Dinliyorum."

"Eve gelmen lazım."

"Neden, çatal kaşık setinle porselen takımlarının maçı mı var?"

"Yok Abla, çatıda yangın çıktı."



Sevim Demiröz

Pazar

KİRPİ EDEBIYAT OCAK / UYKU ÇİÇEĞİ






UYKU ÇİÇEĞİ


Sene: 2417

Yer :Pistanbul



Ey uyku,

Her gece başkasının koynunda sabahlayan orospu!

Gözlerimden şüphen mi var?



Adam yataktan kalktığında bileğinde bulunan dijital kontrol paneline baktı. Uykusuzdu ve enerjisi bitmek üzereydi. Pencerenin önünde bulunan metal renkli koltuğa oturup ince siyah kabloyu boynunun arkasındaki jack girişine taktı. Elektromanyetik dalga panelini Alfa boyutuna ayarladıktan 10 dakika sonra koltuktan kalktığında işe gitmeye hazırdı. Giyindi. Evden çıkmadan önce pencerenin önünde duran çiçeğinin yeşil yapraklarının siyaha döndüğünü fark etti. Bu çiçeği ona sevgilisi hediye etmişti. O terk ettikten sonra uyuyamamaya başlamış ve bu çiçeğe izleyerek sevgilisinin ona bıraktığı uykusuzlukta kafasında birkaç proje üretmişti. Ama şimdi bunları düşünemeyecek kadar yoğun bir gündü. İkea'dan aldığı fotosentez makinesini 400-750 nm arasında ayarlayıp çiçeğin yanına koyup hızlıca evden çıktı. Kapının önünde arabasının çağrı butonuna bastı. Yolda giderken günlük yapması gereken egzersizler için simülasyon cihazını çalıştırdı. Cihazının okuduğu 15432678 ile 6896501 sayılarını 3 saniyede çarptı, şirketin borsada kapanış rakamlarını endeksin o günkü zaman içindeki değerini baz alarak payın zamandaki fiyatı, zamandaki toplam sayısı ve zamandaki fiili dolaşımdaki pay oranıyla çarptıktan sonra endeksin değerine bölmesi 5 saniyesini aldı. Rakamları tek tek simülasyona okuduktan sonra onay ışığının yandığını görünce arabayı otomatiğe alıp ellerini başının arkasına koydu. Keyfi yerine gelmişti. Aynaya baktı. Alnının tam ortasındaki mekanik dişliler sağ ve sol olmak üzere iki farklı yöne dönerken mekanik beynini dijitalle değiştirmesi gerektiğini yeniden hatırladı. "Mekanik bir hayattan otomatik bir hayata geçmek" dedi kendi kendine; vücudunun bütün organlarının yönetiminin tek bir mikroçipe yüklenip beyne yerleştirildiğini düşündü. Takvim üzerinde programlama yapıp nefes alıp verdiğini bile anımsamayacak kıvamda yaşamak demekti bu. Hiçbir şey yemeden 45 gün hayatta kalma ve beynin fonksiyonel aktivasyonlarının mekanik beyine göre daha hızlı çalışması gibi artıları da vardı ama yinede "Ben her sabah uyanıp kendimi şarj etmeyi,eski insanlarda olduğu gibi günlük planlarla hareket etmeyi ve yemek yemeyi seviyorum" dedi. Bu fikri düşünmek canını sıksa da kaçınılmaz olduğunun da bilincindeydi. Gezegenin enerji potansiyeli elektrikten elekromanyetiğe geçmişti ve kısa kesintiler de olsa bütün gezegen en ufak bir enerji yüklenmesinde karanlığa gömülüyordu. Kendini sarj edemediği zamanlarda bu onun ölümü demekti. Üstelik etrafındaki herkes artık dijital beyne geçmiş bu konuda da ona baskı uygulamaya başlamıştı. Her fırsatta onu çağ dışı olmakla suçlayan anne babasının yanı sıra otomatik bir adamla tanıştıktan sonra kendisini terk eden sevgilisi aklına gelince sinirlendi. Alnının ortasındaki dişliler daha hızlı çalışmaya başlayınca kulağının arkasındaki yuvarlak frekans düğmesinden kendini Delta moduna aldı. Maslak'tan çıkıp Mediyeköy Beşiktaş viral kavşağına geldiğinde trafiğin sıkıştığını fark edip hızını düşürdü. Bir grup insan İMAM HATİPLER KAPATILSIN diye pankart açıp yolun ortasından yürüyorlardı. Arabasını uçuş moduna alıp hızla trafikten sıyrıldığında yerçekimi kanununu deşifre eden EMR26AK'ye içinden teşekkür etti. Onun dahiyane fikirleri olmasaydı şuan insan nesli taşıtlarıyla hâlâ kara üzerinde seyahat edebilen canlılar olarak kalacaktı. Uçmak bu adamdan soruluyordu. Devasal binanın önüne geldiğinde arabasını otoparka yönlendirip şeffaf küreye bindi. Aoğlu binasının en üst 10 katı şirketine aitti. Şanslıydı. Çoğu zaman işten kaytarıp şirketin teras katından mum ışığı gibi görünen güneşi izleyebiliyordu ve şehirde bunu yapabilen çok az insan vardı. Bugün bunu yapamayacak kadar yoğun bir gün olsa da yarın için şimdiden sabırsızlanmaya başlamıştı. Şeffaf küre şirket katına geldiğinde Patronunu gördü ve ona görünmeden diğer çalışanların arasından hızlıca odasının olduğu koridora girdi. Koridorlar camdan olduğu için çantasıyla yüzünü kapatmayı da unutmadı. Patronu Bay Edıms ölümsüzlük keşfedildikten sonra servetinin ciddi bir kısmını bunun için harcayıp kendini işine adayan iyi kalpli bir adamdı ama onun dijital beyne geçmesi için en fazla baskı yapanların başında geliyordu. Sürekli, daha hızlı hesap yapması ve otomatik insanlar gibi işe geç kalmaması gerektiğini ona tekrarlarken örnek olarak işe yeni aldığı Ken'i gösteriyordu. Ken, full donanımlı dijital bir baş belası. O geldikten sonra şirket içindeki prestijini kaybetmiş ve çalışabilirliği konuşulmaya başlanmıştı. "Seni yeneceğim" dedi kendi kendine. O sırada patronu arkasından seslendi ama duymamazlıktan geldi. Odasının kapısında iris tarama cihazı vardı fakat o klasik yöntemlerle şifreyi tuşlayarak hızlıca kapıyı araladı. İçeriye girdiğinde sensörlü ışık, bilgisayar, perdeler ve dosya kabinleri de aktif hale geldi. Hemen koltuğuna oturup rakamsal verileri kaydettiği dosyayı açtı ama kaçınılmaz son gerçekleşti ve patronu içeriye girdi.


"Arkandan seslendiğimi duymuyor musun?"

Ayağa kalkıp cevap verecekken konuşmasına izin vermeden devam etti:

"Kulaklarını bakıma aldırman lazım, bu mekanik beyin senin bütün işlevlerini yavaşlatıyor."

"Peki efendim."

"Seninle konuşacaklarım var odama gel."

"Peki efendim."

Bay Edıms odadan çıktığında koltuğuna tekrar oturdu. Kendinde bir ağırlık hissediyordu. Birden aklına Delta modunun açık olduğu geldi. Kulağının arkasındaki yuvarlak frekans düğmesini Alfa Moduna aldıktan 2 saniye sonra bileğindeki enerji paneline baktı. "Savaşmaya hazırım" diyerek odadan çıktı.

Bay Edıms'ın odasına giderken onun tek veliahtı olan kızı Bayan Edıms'ı gördü. Selamladı. Bayan Edıms'da aynı şekilde karşılık vererek gülümsedi. Bayan Edıms, Ken işe alınana dek onunla ilgilenir, yemeğe çıkmak için baskı yapardı ama Ken'in işe başlaması Bayan Edıms'ın ona olan ilgisini de azaltmıştı. Birden durdu. Hâlâ bir şansı olduğunu düşünerek aniden dönüp Bayan Edıms'ın olduğu koridora doğru yürümeye başladı. Bu sırada Bayan Edıms ipohone'nin son çıkardığı robot köpeği Fi-fi4S'nin kulaklarını okşuyordu.


"Merhaba Bayan Edıms nasılsınız?"


Tam bu sırada köpek huysuzlaşıp kadının kucağından kendini yere attı. Kadın köpeğinin arkasından iç çekerek bakarken:

"Merhaba. Pek iyi değilim şu sıralar, Fifi'nin sağlık sorunlarıyla uğraşıyorum."

"Nesi var?"

"Götü düştü."

"Geçmiş olsun. Bu modellerde bu tarz sıkıntılar çok yaşanıyor sanırım, geçen gün bir arkadaşımın köpeğinin de kuyruğu düştü."

"Öyle mi, modeli neydi?"

"26ZYP."

"Çok kuyruk sallamaktan oluyor sanırım."

"Aynen öyle. Bu arada İsterseniz ben bakımı ve onarımı için Fi-Fi ile ilgilenebilirim?"

Kadın adamın bu cümlesini duyunca biraz şaşkın ifadeyle gülümsedi. Köpeğini gözüyle takip ederken:

"Teşekkür ederim ama Ken halledecek." dedi.

Adam dişlerini sıkarak; "Ken, tam bir baş belasısın" dedi ama kadın duymadı. Ne söylediğini anlamaya çalışarak meraklı gözlerle adamın yüzüne bakarken adam;

"Benim Bay Edıms'ı ziyaret etmem gerekiyor. Sonra görüşürüz." diyerek kadının yanından ayrıldı.

Koridordan yumruklarını sıkarak çıktı. Ken'e karşı düellosu bir kat daha artmıştı. Asansörün önünde birkaç kişiyle selamlaştıktan sonra hızlıca yürüyen merdivenlere yöneldi. Bay Edıms'ın odasının önüne geldiğinde Sekreter Beti onu aniden durdurdu:


"Bay Jan, bekleyin lütfen!


Jan, hızlı bir hareketle durup ne olduğunu anlamaya çalıştı. Bu sırada Sekreter Beti dosya kabinlerinden beyaz bir tablet çıkarıp ona uzattı:


"Bu sizin."


Jan tableti aldı. Yeni bir görev verildiğini düşünerek okumadan Bay Edıms'ın odasına girdi. Kapıyı araladığında Bay Edıms telefonla konuşuyordu. Jan, bir süre onun telefonla görüşmesinin bitmesini bekledi. Bu sırada tableti açmayı düşündü ama sonra vazgeçti. Büyük odanın sol tarafında bulunan toplantı masasına doğru yürüdü. Tam sandalyeyi çekmişken Bay Edıms:


"Jan!" diye arkasından seslendi.


Jan, yüksek sesin etkisiyle heyecanlanınca alnındaki dişliler daha hızlı çalışmaya başladı ve Jan bundan nefret ediyordu. Ne zaman sinirlense, heyecanlansa ya da korksa hep aynı şey oluyor ve bunu gizleyemediği için çocuk gibi kendini savunmasız hissediyordu. "İlk fırsatta dijital beyine geçeceğim" diye kendi kendine söz verdi. Bu sırada Bay Edıms oturması için ona masanın önündeki sandalyelerden birini gösterdi. Jan sandalyeye oturduğunda:

"Kovuldun" dedi

Jan, ne olduğunu anlamadan kısa bir süre onun yüzüne şaşkın ifadelerle bakarken Bay Edıms Jan'ın elindeki tableti göstererek tekrardan söze girdi:

"Okuduğunu sanıyordum"

Hiçbir şey söylemeden "hayır" anlamında başını salladı Jan. Sonra ani bir refleksle ayağa kalktı:

"Peki, bana bunca sene tahammül ettiğiniz için teşekkür ederim"

"Jan! Ne olduğunu bilmediğin bir sebepten dolayı teşekkür ediyorsun ve bu insani hallerin beni çıldırtıyor. Sormayacak mısın neden kovulduğunu?"

"Biliyorsunuz ki ben sonuç odaklı çalışan biriyim, o yüzden bununla ilgilenmiyorum."

"İşte tam da bu yüzden kaybediyorsun. Sonuca giden yolda kısa bir zaman dilimi vardır ve bu zaman dilimi sana en doğruyu yapman için şans tanır. O zamanı iyi değerlendiremezsen doğru sonuca ulaşmış olsan bile geç kalmış sayılırsın."

"Bunu aklımda tutacağım" dedi Jan. Odadan çıkarken tableti gösterip tekrar teşekkür etti. Kapıdan çıktığında Sekreter Beti onu görünce ayağa kalktı ama Jan, Beti'ye selam vermeden koridorun sonundaki asansöre doğru yürüdü. Asansör geldiğinde tableti açtı. Sonra geri kapattı. Bunu odaya saklayacaktı. Odaya girdiğinde koltuğuna oturup bütün dataları kontrol etmeye başladı. Yaptığı matematiksel yanlışları gördüğünde şaşkınlıktan bir an duraklasa da tekrar kendine gelip bilgisayarında çalışmaya başladı. Gözlerine inanamıyordu. Bunca sene beyni onu hiç yanıltmamıştı. Bütün işlemleri ve verileri saniyelik hesaplayıp onları data olarak senelerce kayıt altında tutabilen bir beyne sahipken bu nasıl olabiliyordu? "Kendi kendine çelme takan bir adamım ben" dedi. "Bunların hepsi dijital beyne sahip olmadığım için oldu" diye de aklından geçirdi. Şirkete çok para kaybettirmişti ama Bay Edıms ona bıraktığı notta bunları talep etmeyeceğini yazmıştı. Bu yetmemiş, banka hesabına hatırı sayılır bir çıkış bedeli ödeyeceğinin teminatını da vermişti. İyi adamdı Bay Edıms ama Jan onun bu para hırsını hiç anlamayacaktı.

Odadaki bütün kişisel eşyalarını çöpe attıktan sonra sadece yanına tableti alarak asansörle çatıya çıktı. Günün erken saatlerinde hiç orada bulunmamıştı. "Son bir kez" dedi kendi kendine, "Buna hakkım var." Çatıya çıktığında bunaltıcı derecede nem dalgası yüzüne çarptı. Buna aldırmadan çatının ucuna doğru yürüdü. Güneş karşısında çok uzaklarda yanan bir mum gibi dururken Pistanbul'un uçsuz bucaksız manzarasına daldı. Garip bir özgürlük hissi vardı üzerinde. Beynini sadece Delta dalgalarında çalıştırabileceği ve egzersiz dahî olsa hesap yapmak zorunda kalmayacağı günler gelmişti. Üstelik ölümsüz de değildi. Bu nispeten emeklilik anlamına geliyordu ve Jan bunu düşününce yüzünü tekrardan güneşe çevirip gülümsedi. Artık Uyku Çiçeği projesini hayata geçirebilirdi.


1 Yıl Sonra


"Bunlar da kırmızı olanlar. Renkler uykusuzluk derecesine göre değişiyor, kırmızı olanlar yoğun şekilde uykusuzluk çekenler için."

"Çok güzel gerçekten"


Yaklaşık elli bin metrekarelik, beş metre tavan yüksekliği olan cam bir seranın içinde Uyku Çiçeklerini Japon sermayecilere tanıtırken bir yandanda laboratuvardaki çalışan personellerine göz atıyordu. Şirketin kendisine ödediği tazminatla hayallerini gerçekleştirmiş, kendine bir çiçek serası kurmuştu. Uyku sorunu yaşayan mekanik beyinlere onları derin bir uykuya çekecek radyoaktif dalgalar yayan çiçekler üretiyordu. Sadece akım enerjisiyle çalışan bu canlı çiçeklerin fotosenteze de ihtiyaçları yoktu üstelik. Jan, kısa bir sürede büyük bir başarıya ulaşmıştı. Bunu da mekanik beyin olmasına borçluydu çünkü dijital beyinlerde uyuma süresi saate endeksli çalışıyordu; yani eğer dijital beyin olsaydı hiçbir zaman bu zorlukla karşılaşmadığı için bu başarıyı da elde edemeyecekti. Onun en büyük sorunu uykusuzluktu ve şuan bunun keyfini çıkarıyordu. Japon sermayeciler çiçekleri incelerken laboratuar için müsaade isteyip yanlarından ayrıldı. Yeni bir çiçek üzerinde çalışıyorlardı. Bu çiçek; anestezi ya da narkoz etkisi yaratacak şekilde ağır, hatta yarı ölümcül bir uyku frekansı yayacak şekilde tasarlanmıştı. Ameliyat esnasında hastayı kimyasal ilaçlardan kurtaracak, böylelikle hastanın iyileşme süreci en kısa süreye çekilirken, ağrı eşiği en yüksek seviyeye ulaştırılacaktı. Ama bir sorun vardı. Radrofrekans olarak tasarladıkları bu çiçek dalga yaymaya başladıktan sonra üzerinde deney yapılan bütün fareleri öldürüyordu. Jan, laboratuar çalışanlarının ısrarına rağmen başka bir hayvan kobay kullanmayı kabul etmediği için fareler üzerindeki deneylerde başarılı olmakta ısrarlıydı fakat çalışanlar bu durumdan isyan etmişti. Laboratuar kapısından içeriye girdiğinde genetik bilimci Burki Power hemen söze girdi:

"Bay Jan, kobay canlıları hakkında tekrardan konuşmak istiyoruz, bu şekilde ilerleme kaydetmemiz mümkün değil."

Jan, mor olarak tasarladığı yarı ölümcül çiçeğe doğru eğildi. Eğilir eğilmez başının döndüğünü fark edip hemen oksijen bantlarından birini aldı ve elinin üzerine yapıştırdı.

"Ne yapmamız gerekiyor?"

"Daha öncede konuştuğumuz gibi, diğer canlılar üzerinde denememiz gerekiyor. Kediler, köpekler, tavşanlar, maymunlar ve hatta gönüllü olurlarsa insanlar üzerinde."

Jan, Burki Power'ın yüzüne bakarak bir süre düşündü. Bunu yapması gerektiğini o da biliyordu ama içinde onu engelleyen bir his vardı.

"Hayır. Başka canlılar üzerinde denemeyeceğiz." dedi.

Burki Power, elindeki dosyayla masasına doğru yürüyüp bıkkın bir sesle:

"O halde bütün çalışmalarımız boşa gidecek ve ne sağlık sektörüne ne de insanlığa hizmet edemeyeceğiz."

Jan onu dinlerken laboratuar penceresinden Japon sermayecileri izliyordu. Bir süre sonra bu projesinin çalınacağını biliyordu. Ve projeyi çalanların; genç-yaşlı, bitki-hayvan hatta bebek bile demeden bütün canlı popülasyonunun üzerinde deneyler yapacağını da biliyordu. Burki Power'a döndü:

"Bizim asıl hedefimiz insanların daha az acı çekip, daha hızlı iyileşmesi öyle değil mi?"

"Evet Bay Jan."

"O halde hiçbir canlı bizim yüzümüzden ölmemeli. Projeyi iptal ediyorum."

"Ama Bay Jan..."

"Konu kapanmıştır."

Laboratuardan çıkarken diğer çalışanlar da birkaç şey söylemek istediler ama Jan hiç birini dinlemeden oradan ayrıldı. Onun için tartışılacak bir şey yoktu. Dünyayı istila eden fareler üzerinde bu deneyler gerçekleşebilirdi fakat nesli tükenmekte olan diğer canlılar için söz konusu bile olamazdı. "Bir canlıyı öldürdükten sonra diğerini yaşatmanın bir anlamı yok" dedi kendine. Verdiği kararın doğru olduğunu bilerek Japon sermayecilerin yanına gitti ve o gün onlarla çok karlı bir anlaşma yaptı. Günün sonunda herkes gittikten sonra odasına çekildi. Verdiği kararın doğru olduğundan hiç şüphesi yoktu. Yeni bir proje üzerinde çalışmak için bilgisayarını açtığında laboratuvardaki mor uyku çiçeğine gözü takıldı. Gülümsedi. Yerinden kalkıp labotatuvardaki çiçeği alıp odasına getirdi. Kapalı olup olmadığını kontrol ederek masasının en uç köşesinde bulunan aile fotoğrafının yanına koydu. Başka fikir üretmek için çalışmaya dalmışken şirketin kapısında birinin olduğunu fark etti. Doğruldu. Kısık gözlerle neler olup bittiğini anlamaya çalışırken kapının önündeki adamı gördü ve birden yerinden fırladı. Kapının önündeki adam Ken'di.


"Neden buradasın?"

"Seni merak ettim. Uzun zamandan bu yana kimse senden haber alamıyor, belki eski günlerdeki gibi bir şeyler içip laflarız diye düşündüm"

"Toplantılar dışında seninle bir şeyler içip lafladığımızı hatırlamıyorum."

"Yapma Jan, biz eski dostuz. Beni içeriye davet etmeyecek misin?"


Jan, Ken'in ne kadar ısrarcı olduğunu bildiği için hiç diretmeden kapının önünden çekilip ona geçmesi için hızlı bir el hareketiyle içeriyi gösterdi. Ken koridorda yürürken bir yandan da laboratuvara göz atıyordu. Jan'ın odasına geçtiklerinde hiç teklifsiz şekilde geçip Jan'ın koltuğuna oturdu.


"Çalışıyordum, oradan kalksan iyi olur."

"Yapma Jan, bu sadece bir koltuk. Şuan benim oturmam benim patron olduğum anlamına gelmez."

Jan buna da ısrar etmedi. Masanın yan tarafındaki dolaba yönelip içki şişesiyle iki kadeh aldı.


"Tekrardan aynı soruyu sormak istemem ama neden buradasın?"

Ken ukalaca bir kahkaha attı. Koltuğu sağa sola çevirirken:


"Geçenlerde bir dergide seninle alakalı güzel bir haber okudum. Belki beraber bir şeyler yapabiliriz diye düşündüm."


"Bay Edıms'ın bunlardan haberi var mı?"


"Bay Edıms'ın canı cehenneme. Şirketi kızına bıraktığından bu yana her şey birbirine girdi. Hissedarların hepsi birer birer kopuyor ve hisseler düşüşe geçti ama Bayan Edıms bununla ilgilenmek yerine köpeğinin düşen götünü personele aratmakla meşgul."


Jan güldü. Bay Edıms'ın çok şaşalı bir şekilde şirket yönetimini kızına bıraktığını gazetelerden okumuştu ama Bayan Edıms'ın köpeğiyle hâlâ aynı sorunu yaşaması ona komik geldi. Hiç bir şey söylemeden kadehini çevirirken Ken sessizliği bozdu:


"Ne diyordun Jan, seninle yeniden iş arkadaşı hatta ortak olabilir miyiz? Tasarladığın bu şeyler için dünya piyasasında pazar oluşturabilirim biliyorsun."


"Açıkçası seninle yeniden iş arkadaşı olmak düşüncesi bile benim beynimin dişlilerini hızlandırıyor. Hayır Ken, o sen değilsin."


"Yapma Jan, biz eski dostuz. Sen de biliyorsun ki seni bir sene sonra olduğundan daha iyi konuma getireceğim. Bu işler benden sorulur dostum."


"Hayır."


"Seni işten attırdığım için bana hâlâ kızgın mısın?"


Jan birden durdu. Ne olduğunu anlayamamıştı. Şirketten kovulma sebebin matematiksel hesaplar olduğunu biliyordu. Bay Edıms'ın kendisine verdiği datalarda yanlış yaptığı veriler ve bunların sonucunda oluşan zararlar kayıtlıydı. Bunu ona belli etmedi ama alındaki dişliler hızlanmıştı.


"Aslına bakarsan o günleri düşünmemeye çalışıyorum" diye yuvarlak bir cevap verdi.


"Jan, o dönemler benim en büyük rakibim sendin ve benim kendimi kanıtlamam için seni saf dışı etmem gerekiyordu. Sen mekanik bir dahisin dostum. Elbetteki o hatalar sana ait değil. Ben veri şifreni kırararak bazı matematiksel oynamalar yaptım ve seni oradan uzaklaştırmayı başardım."


Jan, Ken'in karşısında ne diyeceğini bilmez halde donup kalmıştı. 1 yıl öncesinde kendisine eskiyle yeni arasında gel-git'ler yaşatan bu adam, onun hayatını alt-üst eden bu adam, bugün oturmuş karşısına ona iş teklif ediyordu. Sinirlendi. Dişliler daha hızlı çalışmaya başladı ama o buna aldırmadan onun yüzüne bakmaya devam ederek:


"Bunu bilmiyordum." dedi.


Ken masanın üzerinde duran kadehi alarak tek dikişte viskisini bitirik hızlı bir şekilde masanın üzerine koydu. Çıkan sen odanın cam duvarları arasında yankılandı.


"Ben her zaman kazanırım dostum, bunu öğrenmiş olman lâzım."


Jan'ın mekanizması artık bu sohbeti kaldıramayacak kadar hızlanmıştı. Koltuktan kalktı. İçkisi bitmediği halde onunla yüz yüze olmamak için kendine bir içki daha koymak için dolaba yöneldi. Kadehini doldurup, "planın ne?" diye sordu.


Ken ona planlarından bahsederken Jan'ı aşağılamayı da unutmuyordu. İlk kelimesi "yetersizsin" oldu. Daha sonra her cümlesinde Jan'ın ticaret içersinde çok yanlış hareketler yaptığını, dürüstlüğün ona bir şey kazandırmayacağını ve bunun düpedüz salaklık olduğunu söyledi. Konuştu konuştu konuştu... Jan artık onu dinleyemeyecek kadar sinirli ve sarhoş olmuştu. Ken bunu fark etmiş olacak ki birden;


"Kız arkadaşının seni benim için terk ettiğini biliyor muydun?" dedi.


Jan durdu. Bütün işlevsel hareketleri kilitlenmişti. Bu onun için çok nadir olan bir şeydi ama şuan ne konuşabiliyor ne de hareket edebiliyordu. Sadece beyinsel fonksiyonları çalışırken Ken onun omzuna bir yumruk attı ve Jan kendine geldi.


"Bu nasıl oldu?"


"Tahmin edersin sen de."


"Tahmin edemiyorum şuan"


"Seni ziyarete geldiği bir gün onunla sohbet etme imkanı buldum. Sen hep çok çalışıyordun Jan, kızı saatlerce kapının önünde bekletecek kadar çok. İşte ben de öyle bir gün onunla konuşup bir randevu kopardım. Sonrasını biliyorsun zaten."


"Jan, Ken'in yüzüne bakakalmıştı. Ne söyleyeceğini bilmiyordu. Başını sağa sola sallayarak bunun bir rüya olmasını diledi ama rüya değildi. Güldü. Sonra kahkaha attı. Sonra ağlamak üzereyken Ken'in yüzüne bakıp işaret parmağını havaya kaldırırken:


"Evet, patron sensin" dedi.


Ken koltuğa yaslanıp sinsice bir gülümseme attı. Biraz sessiz kaldılar. Sessizliği Ken bozdu:


"Şimdi ne yapıyoruz?"


Jan ona hiç bakmadan çöktüğü koltukta ayakkabılarını seyretmeye devam etti. Uyku Çiçeği projesinin yegane tanrıçası onu Ken için terk etmişti. Ne sürpriz. Birden Ken'e dönüp:


"Bir proje var ama hayata geçiremiyoruz." dedi.


"Nedir?"


Mor çiçeği göstererek:


"Bu çiçek uyuşturucu bağımlıları için tasarlandı. Kafa yapıcı özelliği çok fazla. Manyetikler aktif hale geldiğinde herhangi bir kimyasala bağlı kalmadan istenilen modda, istenilen seviyede kullanıcının bütün isteklerine cevap verebiliyor ama patentini alamıyoruz."


Jan, onu defalarca şirket tuvaletinde farklı maddeler denerken görmüştü. Bu fırsatı kaçırmayacağından da adı gibi emindi. Yanılmadı. Ken mor çiçeği kendine doğru çekip incelemeye başlamıştı bile. Jan bir içki daha almak için yerinden kalktığında Ken mor çiçekle masadan kalkmış odanın kapısına doğru yürüyordu.


"Nasıl kullanman gerektiğini biliyor musun?"


"Hayır ama deneyerek bulabilirim."


"Sistem modunu en sona alıyorsun, böylelikle senin istediğin kıvamda bir etkisi olabilir."


"Teşekkür ederim Jan. Bu iyiliğini hiç unutmayacağım. Yarın sana deneyimlerimi anlatırım."


Jan güldü. "Yarını sabırsızlıkla bekleyeceğim" dedi.


Ken kapıdan çıkarken tekrar arkasından seslendi:


"Onunla hâlâ görüşüyor musun?" dedi Ken'e.


"Evet, ara-sıra. Yani anlarsın" diyerek göz kırptı Ken.


Jan güldü. O halde bu gece onu da çağır. Onun da bunu çok seveceğinden eminim."


Ken güldü. "Bu benim de hoşuma gider" dedi.


Kapıdan çıkarken Jan onun arkasından uzun uzun baktı. Caddenin sonunda arabası kaybolunca telefonunu çıkarıp laboratuvar şefi olan Burki Power'e bir mesaj attı.


"Mor çiçek hakkında detaylıca düşündüm. Daha sonra sebepten sonuca giden yolda kısa bir zaman dilimi olduğunu ve bu zaman diliminin bize en doğruyu yapmamız için şans tanıyacağının kanaatine vardım. Bu zamanı iyi değerlendirmezsek doğru sonuca ulaşsak bile geç kalacağız. O yüzden Uyku Çiçeği ile ilgili yeniden çalışma kararı aldım. Bütün ekibi toplayıp hemen çalışmaya başlayabilirsiniz. Yarın sabah bir cenazeye katılmam gerekiyor. Çiçekler size emanet."


Sevim Demiröz